Bir bankanın bilançosu demokrasinin aynası

YAYINLAMA:

Garanti BBVA, 80. yıl iletişimlerinin ilk adımı olan Salt Galata’daki basın buluşmasıyla, kurumun 80 yıllık hafızasını dijital bir deneyim olarak ziyaretçilerle buluşturdu. Sergi, ilk bakışta bir bankanın kurumsal hafızasına açılmış dijital bir kapı gibi görünebilir; oysa mesele bundan daha derin.

 

Garanti BBVA Genel Müdürü Mahmut Akten’in “Bugün burada yalnızca bir kuruluş yıl dönümünü değil, Türkiye ile birlikte büyüyen 80 yıllık bir kurumsal mirası konuşuyoruz.” sözleri, bu sergiyi sıradan bir yıl dönümü anlatısının dışına taşıdı.

 

1946’da Ankara’da başlayan hikâye; şube fotoğrafları, reklam afişleri, çalışan hatıraları, dijitalleşme adımları ve arşiv belgeleri üzerinden yalnızca bir finans kurumunun değil, Türkiye’nin üretim, sermaye, şehirleşme, teknoloji ve güven arayışının da izini sürüyor. Asıl soru da burada başlıyor: Bir bankanın hafızasına bakarken, acaba Türkiye demokrasisinin hangi kırılmalarını, hangi yön değişimlerini ve hangi sessiz dönüşümlerini de okuyoruz?

 

İşte 80 yılın bir kesiti..

 

1946 eşiğinde doğuş

 

Garanti Bankası’nın hikâyesi, yalnızca bir banka hikâyesi değil; Türkiye’nin demokratikleşme, sermaye birikimi, sınıflaşma, kentleşme ve modernleşme serüveninin de kısaltılmış bir özeti.

 

Banka 1946’da Ankara’da 12 kurucu ortakla doğduğunda, Türkiye de siyasal olarak yeni bir eşiğin tam üzerindeydi. Aynı yıl Demokrat Parti kurulmuş, 21 Temmuz 1946 seçimiyle çok partili hayatın kapısı aralanmıştı. Kusurlu, tartışmalı, aceleye getirilmişti; ama yine de sandık artık tek sesli bir rejimin dekoru olmaktan çıkıp rekabetin sahnesine dönüşmeye başlıyordu. Bankanın kuruluşu da tam bu iklimde, savaş sonrası birikmiş özel servetin yeni kârlı alanlar aradığı bir eşikte gerçekleşti.

 

Ankara’dan İstanbul’a

 

Bu yüzden Garanti’nin ilk yıllarına yalnızca “ekonomik başlangıç” diye bakmak eksik kalır. Anafartalar Caddesi’nde açılan ilk şube ve ardından İstanbul’daki ikinci şube, devlet merkezli bir cumhuriyetten ticaretin ve özel girişimin daha görünür olacağı bir Türkiye’ye geçişin işaretleriydi. Yedi yılda 22 şubeye ulaşması ve 1950’de genel merkezini Ankara’dan Sirkeci’ye taşıması da bir yön duygusu veriyordu: Siyasal meşruiyetin sandıkta yeniden tarif edildiği dönemde, ekonomik nabız İstanbul’da atıyordu. Nitekim 1950 seçimleri, gizli oy ve açık sayım ilkesini getiren yeni seçim kanununun ardından geldi; YSK verilerine göre katılım yüzde 89,3’tü ve DP yüzde 55,2 oyla 416 milletvekili kazanmıştı.

 

Siyasette çoğunluk, ekonomide piyasa, şehirde ise İstanbul ağırlığı belirginleşiyordu.

 

Sermayenin yeni mevzileri

 

Ne var ki Türkiye’nin demokrasi tarihi çizgisel bir ilerleme değildir; Garanti’nin hissedarlık tarihi de..

 

1970’lere geldiğimizde memleket yalnızca ideolojik olarak değil, kurumsal olarak da sert biçimde kutuplaşmıştı. Koalisyonlar kırılgan, sokaklar gergin, ekonomi döviz darboğazı ve enflasyon baskısı altındaydı. İşte bu iklimde holding bankacılığı yükseldi. Garanti’nin resmi tarihçesi, 1970’lerin sonunda hisselerin önemli bölümünün Koç ve Sabancı gruplarında toplandığını söylüyor. Bu, sıradan bir ortaklık hareketi değildi; sanayi sermayesinin finans kanalı üzerinde söz sahibi olma arzusuydu. Çünkü bankaya sahip olmak, yalnızca para yönetmek değil, büyümenin ritmini belirlemek demekti.

 

Koç-Sabancı çekişmesi

 

Burada Koç-Sabancı rekabetini küçümsememek gerekir. Koç otomotivde, beyaz eşyada, traktörde ve sanayi ortaklıklarında derinleşirken; Sabancı tekstilde, sentetikte, lastikte, kord bezinde ve çimentoda ölçek büyütüyordu. Capital’in işaret ettiği gibi Sabancı, 1970’lerin ikinci yarısında ciroda Koç’un önüne bile geçti. Garanti üzerindeki çekişme, iki grubun yalnızca banka hissesi kavgası değildi; Türkiye’de hangi sermaye modelinin ağır basacağına ilişkin simgesel bir mücadeleydi. Bir tarafta üretimden bankaya akan güç, öte tarafta banka üzerinden üretimi tahkim etme arzusu vardı. Demokrasi zayıfladıkça, sermaye daha korunaklı mevzilere yöneliyordu.

 

Darbe sonrası harita

 

12 Eylül 1980 darbesi, işte bu kırılgan dünyayı tepeden dondurdu. Partiler kapatıldı, siyaset askıya alındı, toplum hizaya sokuldu. Ama ekonomi ve sermaye ilişkileri durmadı; sadece yeni rejimin şartlarına göre yeniden biçimlendi. 1983’te, askerî vesayetin çizdiği sınırlar içinde de olsa sivil siyasete dönüş yaşandı ve ANAP yüzde 45,14 oyla iktidara geldi. Aynı yıl Garanti de tamamen Doğuş Grubu bünyesine geçti. Ayhan Şahenk’in Garanti hisselerini Koç ve Sabancı gruplarından ekim 1983’te aldığı kaydı, sırf iş dünyası bilgisi değildi; 12 Eylül sonrasının yeniden düzenlenen güç haritasında finansın nasıl yer değiştirdiğinin de göstergesiydi. Siyaset sınırlı biçimde sivilleşirken, banka daha net ve merkezî bir sahiplik yapısına kavuşuyordu.

Sakıp Sabancı ve yeğenleri Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sakıp Sabancı (ortada), genç sabancıları basına tanıttı. Mehmet Sabancı (solda), Ali Sabancı (sol 2), Güler Sabancı (sağda).

Liberal açılım yılları

 

1990’lar ise Garanti açısından yükseliş, Türkiye açısından ise çelişkiler on yılıdır. Bir yandan halka arz, özelleştirme, sermaye piyasaları, uluslararası yatırım ve dışa açılma söylemi güçleniyordu; öte yandan siyaset koalisyonlar, kısa ömürlü hükümetler ve yapısal istikrarsızlık içinde bocalıyordu. Garanti’nin 1990’da halka açılması, 1993’te yurt dışına hisse ihracı yapması bu açıdan çok anlamlıydı. Çünkü banka, Türkiye’nin liberal ekonomi iddiasını kendi bilançosuna çevirmeyi başarmış kurumlardan biri oldu. Devlet ekonomiden çekilmeye niyet ederken, özel bankalar da yalnızca kredi kurumu değil, modern finans vitrini haline geliyordu.

 

İstikrarın hizmet dili

 

Tam da bu yüzden 1995 çok öğretici bir yıldır. Aynı yıl anayasal demokratikleşme değişiklikleri yapılıyor, seçim ve siyasal haklara ilişkin maddeler elden geçiriliyor; ama aynı yıl siyaset, 50., 51. ve 52. hükümetler arasında savruluyordu. Türkiye, Gümrük Birliği’nin eşiğine ilerliyor; fakat 1994 krizinin artçıları ve yüksek enflasyon hâlâ hissediliyordu. Böyle bir ortamda Garanti’nin “öğlen açık banka” gibi hizmet odaklı adımlar atması ve 1990’ların ortasına damga vuran “Sucu Çocuk” reklamıyla güveni, erişilebilirliği ve girişimci ruhu anlatması tesadüf değildi. Siyasetin veremediği istikrar hissini, kurumlar kendi hizmet diliyle üretmeye çalışıyordu. Banka reklamı faiz anlatmıyor; hikâye anlatıyordu. Teknik terim değil, toplumsal duygu satıyordu.

 

Reklamın taşıdığı hafıza

 

Bence bu uzun hikâyenin en çarpıcı sembollerinden biri bu yüzden bu reklamdı. Çünkü o film, -hatırlamayanlar için- bir banka reklamı gibi başlamaz; küçük bir girişimcinin hikâyesi gibi başlar. Daha iyi hizmetin daha çok müşteri getirdiğini, daha çok kazancın da yeniden hizmet kalitesine yatırıma dönüştüğünü anlatır. Yani faizi, mevduatı, şubeyi, binayı değil; emeği, özeni, sürekliliği ve güveni anlatır. Reklamın 1995 Kristal Elma’da TV büyük ödülü alması da boşuna değildi. Çünkü o film, bankacılığı ilk kez insan yüzüyle konuşturmuş; hizmet kalitesini sokaktaki hayatın diliyle tarif etmişti. Banka kendini orada bir kurum olarak değil, hayatın içindeki bir aklın parçası olarak kurmuştu.

 

1995’in kendisi de zaten böyle bir yıl değil miydi?

 

Osmanlı’dan dijitale

 

1996’da Osmanlı Bankası’nın alınması ise yalnızca bir satın alma değildi; neredeyse sembolik bir köprüydü. İmparatorluk finans tarihinin en güçlü kurumsal miraslarından biri, Cumhuriyet döneminin agresif özel bankacılık ölçeğine bağlanmıştı. Ardından 1997’de Garanti, gerçek zamanlı online hizmet ve internet-telefon bankacılığıyla bankacılığın yeni diline geçti. Burada kritik olan şuydu: 1990’larda Türk bankacılığında rekabet avantajı artık sadece şube sayısıyla değil, verimlilik, teknoloji ve düşük maliyetli dağıtım kanallarıyla ölçülüyordu. Yani demokrasi koalisyon krizleriyle yalpalarken, bankacılık çok daha disiplinli bir modernleşme mantığı kuruyordu.

 

Demokrasinin ekonomik izleri

 

Bu tabloya geriye dönüp bakınca şu açıkça görülür: Garanti’nin tarihi, Türkiye’de demokrasinin iniş çıkışlarını doğrusal olmayan bir ekonomik dille tekrar ediyor. 1946’da çoğullaşma ihtimaliyle doğuyor; 1950’de sandığın meşruiyetiyle İstanbul’a yerleşiyor; 1970’lerde kutuplaşmış siyasetin holding rekabetine dönüşen sertliğini yaşıyor; 1983’te sivilleşme ile mülkiyetin yeniden tahkim edildiği bir ana giriyor; 1990’larda ise siyasal parçalanmaya rağmen kurumsal modernleşme ve finansal derinleşme üretiyor. Kısacası, Türkiye’de demokrasi ne kadar rekabet, hukuk, şeffaflık ve güven demekse; iyi bankacılık da o kadar rekabet, hukuk, şeffaflık ve güven demektir. Birinin eksildiği yerde öteki de uzun süre sağlam kalamaz.

Celal Bayar 1951 yılında, Bahçekapı Genel Müdürlük binasının Celal Bayar tarafından açılışı

Bilanço ötesi tanıklık

 

Belki de bu yüzden bu hikâyeye yalnızca bilanço kalemleriyle bakmak eksiktir. Onun şubelerinde, ortaklık kavgalarında, halka arzında, reklam dilinde ve dijitalleşme hamlelerinde Türkiye’nin siyasal rejim arayışlarının yankısı duyulur. Çünkü bazı kurumlar sadece sektörlerini anlatmaz; ülkelerinin ruh hâlini de anlatır. Garanti’nin tarihi de tam olarak böyle: bir bankanın defteri olduğu kadar, Türkiye demokrasisinin de kenar notlarıdır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...