Fetih yolcuları – II
İnsanlık tarihi aslında bir yürüyüşün adıdır; fakat bu yürüyüş ne düz bir çizgidir ne de tek bir istikamete açılır. İçinde inişler vardır, çıkışlar vardır; aydınlıkla karanlığın birbirine değdiği eşikler, hak ile bâtılın birbirine temas ettiği derin kırılmalar vardır. Bu yüzden tarih sadece geçmişin anlatısı değil, insanın iç dünyasında hâlâ devam eden bir imtihanın adıdır. Çünkü hak ile bâtıl arasındaki mücadele yalnızca meydanlarda değil, insanın kendi kalbinde sürer ve fetih yolculuğu da tam burada başlar; şehir kapılarında değil, kalbin kapılarında…
İlk sahneye dönelim; insanlığın başlangıcına…
Aynı toprakta büyüyen iki kardeş, aynı gökyüzüne bakan iki insan, aynı başlangıcın içinden çıkan iki farklı yöneliş… Biri teslimiyetin sessizliğini taşır, diğeri nefsin karanlığını büyütür ve insanlık ilk defa şunu öğrenir: En büyük çatışma dışarıda değil, içeridedir. Hz. Âdem’in iki oğlu arasında yaşanan hadise, yalnızca bir kıssa değil, insanlığın değişmeyen hikâyesidir. Kur’ân’ın “Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla oku” hitabı, bu yüzden sadece bir anlatı değil, bir uyarıdır. Bir kardeş diğerine kıyar; fakat aslında yere düşen sadece bir beden değildir, insanlığın vicdanıdır. Çünkü bazen kan toprakta değil, kalpte akar. İşte fetih yolculuğu burada başlar: İnsan, kendi içindeki karanlığı yenebildiği ölçüde hakikate yaklaşır.
Sonra uzun ve derin bir sabır yürüyüşü başlar; Hz. Nuh sahneye çıkar. Yıllar geçer, çağrılar tekrarlanır, gece ve gündüz birbirine karışır ama hakikat değişmez. O çağırır, tekrar çağırır; fakat çoğu zaman cevap gelmez. Bir gemi inşa edilir, denizin olmadığı bir yerde, insanların aklının almadığı bir zamanda… İnsanlar güler, alay eder; o ise susar. Çünkü bazı hakikatler kalabalıkların anlayacağı bir hızda değil, sabrın diliyle inşa edilir. “Ben kavmimi gece gündüz davet ettim” ayeti, yalnız bir peygamberin değil, sabrın kendisinin ifadesidir. Gün gelir su yükselir, dengeler değişir; fakat asıl değişen şey yeryüzü değil, inkârın içten çöküşüdür. Çünkü fetih yolcusu bilir ki kurtuluş bedenin değil, kalbin kurtuluşudur.
Sonra ateşin ortasında yalnız bir yürüyüş başlar; Hz. İbrahim…
Karşısında putlar, gelenekler, korkular ve alışkanlıklar vardır ama o tek başına yürür. Bir baltayla taşları değil, bir hakikatle zihinleri kırar. Ateşe atılır; fakat ateş yakmaz. Çünkü bazı insanlar vardır ki ateş onları yakmaz, onlar ateşi dönüştürür. “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” hitabı, sadece bir mucize değil, bir hakikatin ilanıdır: Fetih, dış dünyayı değiştirmekten önce insanın içindeki putları yıkmaktır. Makamın, servetin, şöhretin ve nefsin önüne diz çökmeyen bir yürek, gerçek fethe doğru ilk adımı atmış demektir.
Sonra bir baba çıkar karşımıza; Hz. Yakup…
Gözleri ağlamaktan görmez hâle gelir ama kalbi görmeye devam eder. Bir gömlek kalır geriye; bir hatıra, bir hasret ve o hasretle geçen yıllar… Fakat dilinden düşmeyen tek kelime vardır: sabır. “Artık bana düşen güzel bir sabırdır” ifadesi, bir teslimiyetin değil, bir direnişin ifadesidir. Çünkü bazı insanlar kaybederek değil, bekleyerek olgunlaşır. Sabır burada bir kelime değil, bir varoluş biçimidir. Bekleyişin içindeki tevekkül, insanı hakikate taşıyan görünmez bir köprü hâline gelir.
Sonra bir asa yükselir; Hz. Musa…
Karşısında saraylar, düzenler, zulüm ve kibir vardır ama o yürür. Çünkü hakikatin yürüyüşü korkuyla değil, imanla başlar. Deniz yarılır, yollar açılır; fakat asıl mucize suyun ayrılması değil, insanın içindeki korkunun çözülmesidir. Çünkü fetih yolcusu bilir ki en ağır zincir gözle görünmeyendir. “Ona yumuşak söz söyleyin” emri ise başka bir hakikati fısıldar: Zulme karşı bile üslubu kaybetmemek, öfkeye teslim olmamak, işte gerçek fetih budur.
Sonra merhametin sesi duyulur; Hz. İsa…
Katılaşmış kalplere dokunur, yaralı ruhlara yaklaşır; bir söz söyler kalpler yumuşar, bir bakış atar ruhlar çözülür. Çünkü bazı fetihler kılıçla değil merhametle gerçekleşir. “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı” ayeti, varlığın bereketini anlatır. İnsanlık burada şunu öğrenir: Merhamet zayıflık değil, kudretin en yüksek hâlidir. Kalpleri kazanamayanların şehirleri kazanması ise gerçek bir zafer değildir.
Ve nihayet bütün bu yürüyüş bir zirveye ulaşır; Hz. Muhammed Mustafa (sav)…
Onun hayatı baştan sona bir fetih yolculuğudur; Bedir vardır, Uhud vardır, hicret vardır, sabır vardır, Hudeybiye vardır ve Mekke’nin fethi vardır. Fakat en büyük sahne, gücün elde edildiği andır. Çünkü o gün intikam mümkündür ama tercih affın yanındadır. “Bugün size kınama yok” sözüyle sadece bir şehir değil, kalpler fethedilir. İşte gerçek fetih budur: Bir yeri almak değil, bir gönlü kazanmaktır. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” ayeti, bu büyük dönüşümün ilahî ifadesidir.
Tarih bize gösteriyor ki peygamberlerin yürüdüğü yolun ortak adı fetihtir. Fakat onların fethettiği ilk yer ne bir kale ne bir ülke ne de bir şehir olmuştur. Onlar önce gönülleri, sonra hayatları, ardından çağları değiştirmişlerdir. Çünkü kalpler fethedilmeden coğrafyaların fethedilmesi insanlığa huzur getirmemektedir.
Bugün ise yol devam etmektedir; fakat artık kılıçla değil kalemle, güçle değil ahlakla, gösterişle değil duruşla… Zaman değişmiştir ama insanın içindeki mücadele değişmemiştir. Hâlâ aynı soru yankılanır: Biz hangi taraftayız? Hak tarafında mı, bâtıl tarafında mı? İçimizdeki aydınlığı mı büyütüyoruz yoksa karanlığı mı besliyoruz? Çünkü fetih bir yere varmak değil, bir hâle ulaşmaktır; insanın kendini aşması, nefsini terbiye etmesi ve hakikate yönelmesidir.
Bugün dünyamız bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, fakat hikmete ulaşmanın zorlaştığı bir çağdan geçiyor. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insan, teknolojinin hızına yetişirken çoğu zaman ruhunu geride bırakıyor. İşte böyle bir zamanda fetih yolcusu olmak; kalbi diri tutmak, adaletten ayrılmamak, merhameti kuşanmak ve hakikatin yanında durabilmektir. Çünkü çağların değişmesi hakikatin ölçülerini değiştirmez.
Son söz olarak şunu söylemek gerekir: İnsanlık hâlâ yoldadır ve bu yol ikiye ayrılır; biri nefse çıkar, diğeri hakikate. Fetih yolcuları ise hakikate yürüyenlerdir. Onlar gittikleri yerlere sadece iz bırakmaz, ışık da bırakırlar. Her çağın, her toplumun ve her insanın önünde aynı soru durmaktadır: Biz hangi yolun yolcusuyuz?