İmparatorluk kurmanın bedeli: Fatih’in ardından neden Bayezid geldi?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Fatih’in bir askeri ve örgütçü deha olduğu tartışılmaz. Fatih olmasaydı bugünkü Türkiye de, bugün bildiğimiz haliyle Türk – Osmanlı medeniyeti de olmazdı. Ancak Fatih kendi çağındaki halk, yani bizim büyük dedelerimiz için, hiç de bize ifade ettiği değerleri temsil etmiyordu. Fatih dönemi onlar için savaşlar, sürgünler, ağır vergi yükü ve enflasyonla özdeşleşmişti. Her büyük kurucu iktidar, eski düzeni yıkarak yeni bir devlet kurar; fakat bu yıkım savaş, vergi, kamulaştırma, enflasyon, hukuki baskı ve toplumsal rıza kaybı üretirse, toplum sonunda yeni bir Fatih değil fakat barışçı ve filozof bir Bayezid ister. 

GİRİŞ 

Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı tarihinin en büyük kurucu hükümdarıdır. İstanbul’u fethetmiş, Osmanlı’yı bölgesel bir güç olmaktan çıkarıp cihan imparatorluğu iddiasına taşımış, devleti merkezîleştirmiş, orduyu dönüştürmüş, hukuku yeniden düzenlemiş ve İstanbul’u yeni bir imparatorluk başkenti olarak inşa etmiştir.

Fakat tarihte büyük kuruculukların her zaman bir de bedeli vardır. Birinci yazıda Fatih’in entelektüel şahsiyetini, askerî dehasını ve imparatorluk aklını ele aldık. Şimdi aynı dönemin öteki yüzüne bakmak gerekir. Çünkü Fatih dönemi yalnızca fetihlerin, medreselerin, kanunnâmelerin, topların ve imparatorluk ihtişamının dönemi değildir. Aynı zamanda uzun savaşların, ağır mali yüklerin, para düzenindeki bozulmaların, vergi artışlarının, mülkiyet ilişkilerine sert müdahalelerin ve toplumsal rıza kaybının da dönemidir.

Bu yüzden Fatih’i gerçekten anlamak için şu soruyu sormak gerekir: Osmanlı’yı imparatorluk yapan büyük kurucu hamle, toplumun hangi kesimleri üzerinde nasıl bir yük oluşturdu? 

SAVAŞ EKONOMİSİ VE YORGUN TOPLUM

Fatih’in saltanatı neredeyse kesintisiz bir seferler dönemidir. İstanbul’un fethi, Sırbistan, Mora, Trabzon, Bosna, Eflak, Arnavutluk, Karaman seferleri, Akkoyunlu mücadelesi, Ege ve Karadeniz siyaseti, Venedik’le uzun savaşlar, donanma harcamaları, topçuluk, kaleler, yollar, kuşatmalar ve imparatorluk başkenti olarak İstanbul’un yeniden inşası…

Bütün bunlar yalnızca askerî başarılar değildir; aynı zamanda çok büyük maliyet kalemleridir.

Bir devlet savaşla büyürken yalnızca askerî gücünü değil, mali kapasitesini de son sınırına kadar kullanır. Ordunun beslenmesi, yeniçerilerin ulufeleri, top dökümü, kale yapımı, donanma, sefer lojistiği ve başkentin imarı için sürekli gelir gerekir. Fatih döneminde devletin mali baskıyı artırması bu çerçevede anlaşılmalıdır.

Akçenin sık sık yenilenmesi, para düzenindeki bozulmalar, halkın elindeki eski paranın daha düşük değerle değiştirilmesi, vergi yüklerinin artması ve bazı temel malların mali denetim altına alınması bu savaş ekonomisinin sonucudur. Bugünün diliyle söylersek, Fatih’in imparatorluk projesinin bir enflasyonist ve vergisel maliyeti vardı.

Elbette bu maliyet bir yerden karşılanacaktı. O yer de toplumdu.

Büyük tarihsel projelerin romantik anlatılarında fetihler, zaferler ve kahramanlıklar öne çıkar. Fakat sıradan insan açısından fetih, çoğu zaman daha fazla vergi, daha fazla askerî yükümlülük, daha pahalı hayat, daha sıkı devlet denetimi ve daha az nefes alma imkânı demektir. Fatih’in çağında da mesele büyük ölçüde buydu. Devlet büyürken toplum yoruluyordu. 

MERKEZÎ DEVLET VE MÜLKİYET DÜZENİNE MÜDAHALE

Fatih’in en önemli tarihsel hamlelerinden biri, Osmanlı devletini gerçek anlamda merkezî bir imparatorluk haline getirmesidir. Ancak merkezîleşme yalnızca idari bir mesele değildir. Merkezîleşme aynı zamanda mülkiyet ilişkilerine, yerel güç odaklarına, vakıflara, eski bey ailelerine, tarikat çevrelerine ve şehir düzenine müdahale anlamına gelir.

Fatih’in vakıf ve mülk arazileri mîrî araziye çevirme siyaseti bu bakımdan son derece önemlidir. Devlet, imparatorluk ordusunu ve timar sistemini beslemek için daha fazla kaynağı doğrudan kendi denetimi altına almak istemiştir. Bu, imparatorluk inşası açısından rasyonel olabilir. Fakat toplum açısından bakıldığında, yerleşik çıkar gruplarının, ulemanın, şeyhlerin, vakıf sahiplerinin ve eski Türk-Müslüman aristokrasisinin konumunu sarsan büyük bir müdahaledir.

Bu müdahalenin iktisadi tarih açısından sonucu büyüktür. Osmanlı’da Avrupa tipi bir burjuva gelişmesinin neden sınırlı kaldığını tartışırken yalnızca zihniyet meselesine bakmak yetmez. Mülkiyet güvenliği, özerk şehir hayatı, yerel aristokrasi, bağımsız sermaye birikimi ve siyasal pazarlık gücü de önemlidir. Fatih’in kurduğu merkezî imparatorluk modeli, bu alanları devlet lehine daraltmıştır.

Başka bir ifadeyle, Fatih Osmanlı’yı imparatorluk yaparken, Osmanlı toplumunda kapitalistik gelişmenin muhtemel taşıyıcıları olabilecek bazı unsurları da zayıflatmış olabilir. Yerli aristokrasi güçten düşmüş, toprak mülkiyetinin önemli bölümü devletin askerî-mali düzenine bağlanmış, şehirler özerk siyasal aktörler haline gelmek yerine merkezî başkentin denetim alanında kalmıştır.

Bu, Fatih’in ticareti önemsemediği anlamına gelmez. Tam tersine, İstanbul’u imparatorluk merkezi haline getiren bir hükümdar ticaretin değerini çok iyi biliyordu. Fakat Fatih’in istediği ticaret, bağımsız bir burjuva sınıfının özerk birikimi değil; imparatorluğun büyük merkezî düzeni içinde kontrol edilen, vergilendirilen ve yönlendirilen bir ekonomik canlılıktı.

İşte bu nokta çok önemlidir: Fatih’in iktisadi düzeni dinamiktir; ama liberal değildir. Ticaret vardır; fakat devletin gölgesindedir. Şehir vardır; fakat merkezî iktidara tâbidir. Sermaye vardır; fakat siyasal özerkliğe dönüşmesine izin verilmez.

RIZA KAYBI VE DEVLET İÇİ HUZURSUZLUK

Fatih’in sertliği yalnızca halka dönük değildi. Paşalar, ulema, eski bey aileleri, tarikat çevreleri ve saray bürokrasisi de bu sert merkezîleşmenin ağırlığını hissetmiş olmalıdır.

Çandarlı Halil Paşa’nın tasfiyesi, eski Türk aristokrasisinin kırılması açısından sembolik bir dönüm noktasıdır. Bundan sonra kul kökenli devlet adamları daha fazla öne çıkmış, padişaha doğrudan bağlı bir merkezî yönetim kadrosu şekillenmiştir. Ancak Fatih’in vezirlerine karşı sertliği, yüksek devlet adamları için bile sürekli bir güvensizlik ortamı yaratmıştır. Mahmud Paşa gibi büyük bir vezirin idamı, bu havayı güçlendiren örneklerden biridir.

Bir hükümdar çok büyük işler başarabilir; ama çevresindeki herkes onun hızına, sertliğine ve tarihsel vizyonuna aynı ölçüde dayanamayabilir. Fatih’in son dönemlerinde devletin birçok kesiminde bir yorgunluk, bir çekinme, hatta belki de bir “artık yeter” duygusu doğmuş olması mümkündür.

Bu duygunun en önemli kaynaklarından biri de tarikat ve vakıf çevreleridir. Çünkü vakıf arazilerine müdahale yalnızca iktisadi bir karar değildir; aynı zamanda dinî, sosyal ve ahlaki bir dünyanın dengelerine müdahaledir. Vakıflar, sadece mülk değil; eğitim, yardım ve ibadet merkezleri, toplumsal itibar kaynakları ve yerel güç ağlarıdır. Bu dünyayı sarsan bir padişah, doğal olarak yalnızca mali çıkarları değil, manevî çevreleri de karşısına almış olur.

Bu yüzden Fatih’in ölümünden sonra Bayezid’in tahta çıkması basit bir hanedan meselesi değildir. Devletin ve toplumun önemli bir kesimi, Fatih’in açtığı büyük tarihsel hamleden sonra daha yumuşak, daha uzlaştırıcı, daha dindar, daha diplomatik ve daha sakin bir hükümdar istemiş olabilir. 

CEM Mİ, BAYEZİD Mİ? 

Fatih’in ölümünden sonra yaşanan taht mücadelesi bu açıdan çok anlamlıdır. Cem Sultan daha atılgan, daha genç, daha parlak ve belki de Fatih’e daha fazla benzeyen bir şahsiyet olarak görülebilir. Bayezid ise daha temkinli, daha dindar, daha diplomatik, daha iç barışa dönük bir padişah profili çizer.

Devletin Bayezid’i tercih etmesi bu nedenle tesadüf değildir. Çünkü bazen devletler kahraman istemez; sükûnet ister. Bazen toplum yeni fetihler değil, nefes almak ister. Bazen maliye yeni seferler değil, istikrar ister. Bazen ulema ve tarikat çevreleri yeni bir kurucu irade değil, bozulan dengelerin onarılmasını ister.

Bayezid’in tahta çıktıktan sonra Fatih döneminde el konulan bazı mülk ve vakıfları iade etmesi, bu restorasyon eğiliminin açık göstergesidir. Bu, Fatih’in mirasının reddi değildir. Aksine, onun kurduğu büyük imparatorluğun toplumsal maliyetlerini hafifletme çabasıdır.

Bu açıdan Bayezid’i sadece “pasif” veya “savaşçı olmayan” bir padişah olarak görmek haksızlık olur. Bayezid, Fatih gibi büyük bir kurucunun ardından gelen dengeleyici hükümdardır. Filozof mizacı, diplomatik yaklaşımı ve iç barışı önceleyen siyaseti, imparatorluğun yorgun bedenine verilmiş bir mola gibidir.

Fakat tarihin ironisi şudur: Fatih’ten sonra devlet nefes almak için Bayezid’e ihtiyaç duymuştur. Yaklaşık otuz yıl sonra ise bu defa devlet yeniden sert bir askerî hamleye, doğudan yükselen tehlikeyi bertaraf edebilecek büyük bir mareşale ihtiyaç duyacaktır. İşte o zaman, Yeniçeri ortalarında “Yürü bre Sultan Selim, devran senindir!” nidaları duyulacak ve sahneye Yavuz Sultan Selim Han çıkacaktır. 

KURUCULUK VE YIKICILIK

Fatih Sultan Mehmet’in büyüklüğü tartışılmaz. Fakat büyük hükümdarları anlamak için onları yalnızca zaferleriyle değil, yarattıkları maliyetlerle de değerlendirmek gerekir. Fatih’in kuruculuğu, aynı zamanda bir yıkıcılık içeriyordu. Eski düzen yıkılmadan yeni imparatorluk kurulamazdı. Fakat eski düzen yıkılırken toplumun birçok kesimi de sarsıldı.

Bu yüzden Fatih hem Osmanlı’yı imparatorluk yapan hükümdardır, hem de kendi büyüklüğünün gölgesinde derin bir toplumsal yorgunluk bırakan hükümdardır. Onun ardından Bayezid’in gelişi, Fatih’in yenilgisi değil; Fatih’in kurduğu düzenin nefes alma ihtiyacıdır.

Tarih bize şunu öğretir: Devletler bazen büyük kurucular ister. Ama büyük kurucuların ardından çoğu zaman dengeleyici, yatıştırıcı, onarıcı hükümdarlar gelir. Çünkü devlet yalnızca fetihle büyümez; rızayla, istikrarla, mali dengeyle ve toplumsal nefes alanlarıyla da yaşar.

Fatih, Osmanlı’ya imparatorluk ufkunu verdi. Bayezid ise o imparatorluğun yorgun toplumuna sükûnet verdi. Aslanlarla (şîrlerle) karşılaşma zamanı geldiğinde ise tarih sahnesine onları kahredici pençesiyle devirecek büyük avcı Yavuz çıktı. 

(Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzan / Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek… Yavuz’a atfedilen beyit.) 

Bu üçlü ritim, Osmanlı tarihinin en öğretici derslerinden biridir: Kuruculuk kudret ister; fakat kudretin kalıcı olabilmesi için sonunda rıza üretmesi gerekir. Bugün de bu dersten öğreneceğimiz çok şey vardır. Ne kadar “hard power”, ne kadar askeri ve bürokratik güç, sahibi olsanız da önünde sonunda halkın rızasını almanız gerekir. Yoksa kurduğunuz düzen devam edemez. 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...