Yarış atı değil, hayat ustası yetiştirmek

YAYINLAMA:

Geçenlerde sokak röportajında, gözleri çakmak çakmak bir gence denk geldim. Önündeki üniversite sınavından, gelecek kaygısından ve omuzlarındaki beklenti yükünden bahsediyordu. Sesi sitemkâr, öfkeliydi. Bizim "Z kuşağı" deyip bir kalıba soktuğumuz, bazen "itirazcı" diye kestirip attığımız o gençlerin aslında kalbi kırık birer çocuk olduğunu unuttuğumuzu fark ettim o an.Onlar ile aramızda kurduğumuz o bağı ne ara onlardan beklenen bir salt başarı yarışına çevirdik.

Sahi, biz ne ara çocuk büyütmeyi, bir yarış atı yetiştirmekle karıştırdık?

 

Sınav Odaları ve Kaybolan Maharet

 

Bizim çocukluğumuzda mahalle aralarında, soba başı sohbetlerinde ya da bir ustanın tezgâhının başında hayatın kendisi öğrenilirdi. Hayat, test kitapçıklarındaki dört şıktan ibaret değildi. Bir çocuğun el becerisine, topa vuruşuna, insanlarla kurduğu iletişime bakılır; "Bu çocuktan iyi bir zanaatkâr olur" ya da "Bu çocuğun insan ilişkileri çok güçlü" denilirdi.

Bugün ise liseye geçiş, üniversiteye giriş derken evlatlarımızı bitmek bilmeyen bir maratonun içine fırlatıyoruz. Onları sadece aldıkları puanlarla, ezberledikleri formüllerle ölçüyoruz. Çocuğun ruhundaki o eşsiz yeteneği, meslekî el becerisini, sanata veya zanaata olan yatkınlığını hiçe sayıp kendi gerçekleştiremediğimiz hayalleri onların omuzlarına yüklüyoruz. Sonuç? Kendi özüne yabancılaşmış, sistemin içinde erkenden bıkmış, hayata karşı erkenden soğumuş bir gençlik...

 

Rakamların Söylediği, Vicdanın Sustuğu Yer

 

Sosyolojik verilere ve eğitim araştırmalarına baktığımızda tablo çok da farklı değil. Bugün modern eğitim bilimleri, tek düze sınav sistemlerinin gençlerin özgün yeteneklerini ve problem çözme becerilerini körelttiğini açıkça ortaya koyuyor. Sadece akademik başarıya odaklanan toplumlarda, genç işsizlik oranları tırmanırken, diğer yanda sektörel anlamda "kalifiye insan" açığı büyüyor. Çünkü herkesi aynı kalıba dökmeye çalışıyoruz.

Bu sadece ekonomik bir kayıp değil, toplumsal bir vicdan yarasıdır. Gençlerin o "itirazcı" veya "bildik" tavrı, aslında kendilerine dayatılan bu tek tipleştirme politikasına karşı verdikleri doğal bir savunma refleksidir. Biz onları dinlemek yerine yargılamayı seçiyoruz.

Geçmişin Ruhuyla Bugünü İnşa Etmek

Peki çözüm ne? Çocuğu merkezine alan o geçmişin samimiyetini ve insan odaklı yaklaşımını, bugünün dijital ve modern dünyasına entegre edebilmekte.

Eğitimde Çeşitlilik: Her çocuğu üniversite kapılarına yığmak yerine, meslekî ve teknik eğitimi yeniden itibarlı hale getirmeliyiz. Yapay zekanın ve dijitalleşmenin yön verdiği bu yeni çağda, el becerisi ile analitik düşünceyi birleştiren yeni nesil enstitülere ihtiyacımız var.

Ebeveynlikte Rehberlik: Anne babalar olarak çocuklarımızı "bizim istediğimiz" kalıplara sokmaktan vazgeçmeliyiz. Onlara birer yarış atı gibi değil, keşfedilmeyi bekleyen birer cevher gibi yaklaşmalıyız.

Pratik Alternatifler: Gençlere sadece ders çalışmalarını söylemek yetmiyor. Onları doğayla, zanaatla, sporla ve gönüllülük hareketleriyle buluşturacak somut alanlar açmalıyız.

Evlatlarımızı sınav salonlarının soğuk duvarları arasında yalnız bırakmayalım. Onların sadece zihinlerini değil, kalplerini ve yeteneklerini de besleyecek bir gelecek hazırlamak zorundayız. Unutmayalım ki; hayata sevgiyle ve kendi maharetiyle tutunamayan bir nesil, hangi diplomayı alırsa alsın yarım kalacaktır.

 

Muhabbetle...

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...