Sıradanlığın acısı

YAYINLAMA:

 Modern zamanların en büyük acısını yaşıyoruz. Bu aslında topyekûn hepimizin farklı derecelerde hissettiği bir acı. Derece derece varoluşumuzun acısı hepimizi farklı şekillerde kuşatmış durumda. Modern zamanlarda diyorum çünkü tespit edebildiğimiz kadarıyla tarihsel süreçler, arkeolojik kazılarla şekillenip klasik dönem düşünür ve yine klasik dönemde ortaya atılan buluşların açtığı ufkun öncesine gidemiyorduk. Hepimizin de buna inanması bekleniyordu. Hala da bekleniyor. Fakat son dönemde özellikle bazı kazılarla birlikte yazılan devasa bir resmi dünya tarihi olduğunu fark ediyoruz. Acaba daha farklı bir tarih olabilir mi? Teknolojik açıdan en gelişmiş toplum biz olmayabilir miyiz? Bir bilim tarihi var okullarda öğretilen. Belirli bilim insanlarına atıf yapılarak yazılmış çokça eser bulabilseniz de tek gerçek mi var sahiden? Tüm bu soruları sormaya hazırsanız siz sıradan değilsiniz. O zaman acınız da bir nevi daha hafiftir. En azından doğumun acılı sancısıdır bu. Acının sonu hakikate açılan yeni bir penceredir. 

Var olamamanın boşluğu

Bugün kendinizi, yaşadığınız toplumu aidiyet duyduğunuz çevreyi ve en nihayetinde de kendi içsel yolculuğunuzu tanımlamanız bu saydığım temellerle değerlendiriyorsunuz. Ya da bir değerlendirmeye bile gerek duymadan ezberlerden gidiyorsunuz. Var mıyız yok muyuz? İşte bütün mesele bunun üzerinde gidip geliyor? Ben buna farkında olmak diyorum. İnsanın acısı varoluşuna bağlı değilse ve sıradan sebeplere bağımlıysa hangisi daha çok acıdır veya hangisi daha çok acı çeker? İki soru da önemlidir. Sıradan olmak, koyun gibi güdülmeyi kolaylaştırır. Modern zamanların en büyük buluşu propagandadır. İnsanı topluma uyumlamak için güzelce sıraya sokar, esas duruşa getirir, hunharca savunduğunuz bir ideoloji ile sizi bağımlı kılar ve siz sıradan kalabalıkların içinde kendinizi güvende hissedersiniz. Ancak bir şartla. Varoluşunuz başkalarına bağımlı olduğu için içinizde dayanılmaz bir boşluk bir acı duymak kaydıyla. Bu propagandanın bir sonucudur. O boşluğu dolduracak olan propaganda çıktılarıdır. Zaman gelir bu Marksizm olur zaman gelir kapitalizm olur zaman gelir başka bir izm olur. Ama o boşluk hep var olmalı ki insan şahsiyetini kuramasın.

Putsallaştırılan kimlikler

Hiçbir kimlik kendi varoluşumuzun temel kaynağı değildir. Çünkü insan ve kendisinin ürettiği her şey zamansaldır. O yüzden peygamberlerin hiçbiri kendi kişisel fikirleri üzerinden konuşmazlar. Peygamberler farklıdır diyebilirsiniz. Evet farklıdır ama eylemleri ile örnektirler. Çünkü varlıkları zamansızdır. Açıklamaları kendi kimlik ve kişilikleri üzerinden değil, hakikatin içinden geçerek konuşurlar ve örneklikleri de bu yüzdendir. Doğanın varoluşsal hakikatine kafa yormayan her canlı sıradan acıların mahkumudur. Bir kimlik bir insan gelip geçicidir dedik ancak onların fikirleri hakikate aitse zamansızdır. Kimlikleri vazgeçilmez kıldığınızda hakikate ters hareket edersiniz. Zamanın içine kendinizi mahkûm edersiniz. Oysa hakikat zamanın ötesindedir. O zamanın içinde kendiniz mahkûm etmek acının en ağrıdır. Putlaştırılmış her kimlik kişinin kendi acısının sebebidir.

Bugünün acısı

Günümüzde insanlar varoluş sancısı çekmiyorlar. Varlıklarına suni kılıflar arıyorlar. Suni kılıflar da her gün değiştiği için yetişememe, dışarıda kalma, tanımsızlık gibi sıradanlıktan çıkmak korkusu içindeler. Oysa sıradanlığın dışında alınacak nefes daha derindir. Evet, burada da acı vardır. Ama kendini inşa etme acısı zamanın ötesine ait bir acıdır. Ortalama bile değil günümüzün insanı. Öyle olsaydı bu yazının başlığı vasatın acısı olacaktı. Oysa vasat yani ortalama olup dengeyi yakalayabilmek bile bir meziyet artık. Ancak vasatın da altında sıradanlığın her yere vıcık vıcık yayıldığı bir çağın içinde biricik olabilmeyi kendine ilke edinenlerin yaşadığı acı ile sıradanlığın acısı bir değil. Sıradanlığa müşteri toplayan o izimlerin kölesi olmayı gönüllü bir şekilde içine sindirdiğini sananların en büyük ızdırabı kendini aynada flu görmesidir. Makyajla aynayı ısrarla parlatamazsınız. Önce içsel temizlikten ve kendinizi muhakeme denizine yelken açmaya cesaret edeceksiniz. Bugün sıradanlığın acılarından kurtulmanın yegâne yolu kendin olmak için çaba sarfetmektir. Hakikatle temas etmekten kaçınmamaktır. Hani her şeye açıksın ya sırdan insan! Yalan! Değilsin. Yüzleşmeye, öğrendiğin ezberleri ve atalarına ait putlarını devirmeye hazır mısın? O zaman gel sana ezberlerini yıkacak şeyi söyleyeyim. Kitapların hepsini yak.. Yeniden anlamaya cüret et vesselam.

 

 Ediör

Geleneksel sanatlar ile modanın birleşimi

Bir meslek lisesi düşünün sadece iki bölümü var. Biri geleneksel Türk sanatları diğeri Moda tasarımı. Fatih Cağaloğlu’nda tarihi bir binada butik bir devlet okulu. Akıllıca düşünülmüş iki bölüm bir arada. Moda sadece bir giyim sektörü değildir. Moda siyasettir. Moda psikolojidir. Moda kültürel iktidardır. Moda çok şeydir. Geleneksel sanatlarımızı klasik anlamda uygulamanın yanında ayrıca moda ile de buluşturarak globale çok daha rahat mesaj verebilirsiniz. Kız öğrencilerin ağırlıkta olduğu okulda kalem işi, tezhip, minyatür, ebru, hat, katı, çini sanatlarının hepsi öğretiliyor. Moda kısmı ise dikişten, kalıp çıkarmaya moda tekniklerine kadar her bilginin temelini öğreniyorlar. İleride isteyen üniversitesini de okuyup tasarım dünyasına kendi markasıyla yer alabilir. Aslında okul öğrencilere konusunda uzman olduğuna ve iş yeri açabileceğine dair geçerli diplomayı veriyor. Üstelik bu okul yine diğer Anadolu liselerindeki aynı müfredatla birlikte meslek derslerini alıyorlar. Bunun ne kadar zor ve yorucu olduğunu tahmin edin. Eğitim-yönetim kadrosunun gayretleri ile öğrencilerin coşkusu bir arada geleceğe ışık saçan bir okul gözlemim bunlar.

Geçtiğimiz hafta yıl sonu sergisi için okuldaydık. Muhteşem tarihi bir salonda her iki bölümün başarılı öğrencilerinin eserlerini gördük. İstanbul Vali yardımcısından tutun il milli eğitim müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, daire başkanları, konsolosluk temsilcileri, sanatkârlar bu güzel günde bir aradaydılar. Okulumuzun başarısı öğrencilerin sergiledikleri çıktılarla kendini ortaya koyuyordu daha fazla söze gerek yoktu. 
 

16 satır

Çocukların hayallerini süsleyeceksin

Vazgeçme kapıyı çalmaktan. Bir an bile tereddüt etme. Sen vurmaya daha da güçlü bir şekilde devam et. Kalbini sonsuzluğa bırak kapı açılacaktır. Sıkıldığında, daraldığında çocukluğundaki hayallerini, içinden kendine fısılda. Kapının tokmağına as hayallerini ve bekle gör nasıl da aralanacak kapı usulca. Uçurtmanın kuyruğuna bağladığın özgürlüğünü kimseye bırakma. Çocukluğuna dön zorlandığında ve kendine de ki;” dünya seni bekliyor”. Büyüyeceksin evet ve başka çocukların hayallerini süsleyeceksin. Onlara ilham olacaksın. Kalpleri onaracaksın. Acı çekenlerin yaralarını iyileştireceksin. Bir gün seni tüm dünya tanıyacak. Geleceğe mesajını bırak ve kapı açılınca içeriye gir. Endişelenme, sevgin sana zırh kötülere kalkan olacak. Dünya seni sonsuza dek anacak. Çünkü sen de biliyorsun ki çocukluk hayallerinin saflığı dünyanın en güçlü gerçeğidir.

Dış dünyadan

Sessiz saat uygulaması

Almanya’da bu haftadan itibaren bazı mağazalarda farklı saatlerde sessiz saat uygulaması başlatıldı. Almanya'daki IKEA mağazalarında çarşamba günleri saat 17 ile 19 arasında ortam sakinliğe bürünecek. Müzik çalınmayacak, bazı bölümlerde ışıklar kısılıp anonslar zorunlu haller dışında yapılmayacak. Amaç, uyarıcı etkenleri bariz şekilde azaltmak. "Sessiz Saat" adı verilen uygulamasının hedefi, görünmeyen engelleri olan özel bireylerin günlük hayat katılımını kolaylaştırmak. Bu uygulama, "Gemeinsam zusammen" (Birlikte Bir Arada) adlı kapsayıcılık derneğinin girişimiyle hayata geçiriliyor.

STK sözcüsü Rebecca Lefèvre, Deutsche Welle’ye yaptığı açıklamada, "Sessiz Saat uygulamasıyla görünmeyen engelleri olan kişilerin yükünü hafifletmek istiyoruz. Bu kişiler çoğu zaman merkezî sinir sistemleri üzerindeki sürekli baskı nedeniyle zorlanıyor. Bu nedenle onlar için özellikle daha az uyaran içeren ortamlar oluşturmak istiyoruz" dedi.

Almanya’nın başka şehirlerinde de farklı saatlerde bazı marketlerde aynı uygulama yapılmaya başlanmış. Sadece market değil müzelerde de uygulanıyor bazı günler ve saatlerde. Sessiz Saat uygulamasının öncüsü ise otizmli bir çocuğun babası olan ve bir süpermarket zincirinde çalışan Yeni Zelandalı Theo Hogg olmuş. Hogg, 2019 yılında işverenlerini ülke genelindeki tüm mağazalarda bir "Sessiz Saat" uygulaması başlatmaya ikna etmiş. O tarihten sonra birçok ülke bu örneği takip etmiş.

Almanya'da bu girişimi 2023 yılında başlamış ama doğrusu ben ilk defa duyuyorum böyle bir uygulamayı peki siz daha önce duydunuz mu? Türkiye’ye de gelmeli mi bu uygulama ve nerelerde uygulanmalı daha çok sizce? Bence önce şu olur olmaz herşeyde korna çalmaya bir çözüm bulunmalı.

İnsanlık yoruldu ve sadece otizm veya dehb veya benzeri hastalıklara sahip olanların dışındaki insanların da ihtiyacı var sessizliğe. Bazen yazlığa gittiğimde oh ne güzel sessizlik diye içimden geçirirken komşunun çocuğunun feryat, figan sesiyle irkiliyorum. Sanırım şehirlerde yaşayan herkes gürültü hastalığına tutuldu. Bu uygulamayla belki insanlar sessizliğin güzel bir şey olduğunu tekrar hatırlayıp gürültü kirliliği yapmamaya özen gösterirler. Özellikle de bizim gibi ülkelerin böyle bir uygulamaya daha çok ihtiyacı var. Avrupa nispeten bize göre sessiz olmasına rağmen buna gerek duyuyorsa bizim halimiz nicedir.

Periskop

Filmleri tasavvufi açıdan anlatmaya zorlamak

Matrix’de bir tasavvuf varsa o da ancak Kabala mistisizmi yani Yahudi tasavvufu olabilir. Adamlar Siyonist zaten. Bir de Matrix filminin ilk çıktığında yani 99 yılında yeni görülecek olan teknikler denediler. Çok tuttu. Çok mesaj içeriyordu. Matrix’te hemen ilk göze çarpan zaten herkesin gerçekliği ve özgürlüğü bulduğu söylenilen insanların sığındığı Siyon şehri. Allah Allah bakar mısınız? Ne tesadüfi bir isim. Lucy filmi mesela onu da ısrarla tasavvuf üzerinden anlatmaya zorlamak durumunda mısınız? Lucy’de de zihin kontrolünü anlatıyordu. Yavaş yavaş insanları yapacaklarına hazırlıyorlardı. Bugün insanların zihinlerini kontrol etmiyorlar mı? Bir süredir popüler olan bir şey bu Film okumaları. Ama illa tasavvufi açıdan okuma yapılacak bu filmler nedense? Ya adam tasavvuf filmi mi yapıyor? Kabalayı sokuyor araya sen de alıp onun hangi dinin tasavvufu diye anlatıyorsun anlamak mümkün değil? Biri çıkıyor Mevlana açısından diğeri İbnül Arabi açısından anlatıp anlatıp duruyor. Hollywood’un yaptığı hangi film masum olabilir? Olsa bile mutlaka bir menfaati vardır da onu denemiştir. Babasının hayrına kılını kıpırdatmaz onlar. Ha bir de Wachovski biradeler Matrix’i yönetmeye başladıklarında erkek kardeştiler sonra cinsiyet değiştirip kız kardeşler oldular. Tasavvuf bir yaraya merhem olacaksa toplumun şu anki sorunlarına el atmalı. Bir de tek başına tasavvuf bir şey ifade etmiyor. Her dinin tasavvufu yani yaşayış biçimi var. Siz hangisinden bahsediyorsunuz?

 Artı

Sokak köpeklerinin toplanması

Defalarca yazdık anlatamadık. Anlamak istemeyen, işin içinde bir sürü çıkar sahibi insan var. En son açıklama İç İşleri bakanı Mustafa Çiftçi’den geldi. Kendisi yılbaşına kadar sokaktaki bütün başı boş köpeklerin toplatılıp barınağa alınacağına dair bir açıklama yaptı. Bu güzel bir haber. Efendim barınaklar sağlıklı değilmiş. Ne o zaman? İnsan eti yemek mi sağlıklı? İnşallah bu güzel haberi takip ediyor olacağız ve neticeye varılacağına da inanıyorum.

Eksi

Görsel öğretmeninin tavrı ve yaklaşımı

Öğretmenlik herkesin yapabileceği bir iş değil. Zaten öğretmenlik bir iş de değil kanımca. Kapitalizmle birlikte iş sınıfına sokuldu o başka. Öğretmenliğin en önemli birinci şartı yüksek empati yeteneğidir. Bunu geçemeyen kimse öğretmen olmamalı. Üniversitede bölüm birincisi olmak iyi öğretmen olacak anlamını taşımıyor. Çünkü öğretmek artık günümüzde bir anlam taşımıyor. Hep dediğimiz gibi çocukların öğrenmekten çok hissedilmeye ihtiyaçları var. Günümüzün en büyük eksiği hislerine tercüman olacak bireyler bulamamaları. İnsan böyledir; anlaşılmak, hissedilmek ve hemhal olmak ister. Bir toplumun inşası ancak bu duygular üzerinden arşa yükselir. Aksi yükselmek değil yerin dibine geçmektir. Kızımın okulundaki görsel öğretmeni resim defterini kaybettiği için hemen sıfırı basmış. Oysa birileri toplamış ve bir resim sınıfına bırakmış defterini. Bir düzen bir tertip olsaydı okulda bu olmazdı. Defterlerin materyallerin toplanacağı bir sınıf bir atölye olmalı. Hemen sorunlar öğrencinin yüzüne vurulup atılmamalı. O öğrenci en kötüsü bile olsa yapılacak bir şey olmalı son noktasına kadar yardımcı olunmalı. O öğrenci dağınık olabilir, kendini bir türlü disipline sokamayabilir. Öğretmenlik ordu yetiştirmek değildir. Orduyu yönetecek lideri bulmaktır. O lideri bulmazsanız bir ülkenin potansiyelini yok edersiniz o toplum mutsuz olur. Sadece lider yetiştirmeye mi odaklanacağız? Hayır. Ama lider olacakları göz ardı eder herkese aynı muameleyi yaparsanız bir toplumun potansiyelini bitirirsiniz. İletişim kurmak çok zor değil. Tabi egonuzu yenemiyorsanız zordur.

 

Mehlika Bedirbeyoğlu Siyaset Bilimci Araştırmacı Yazar

Modernite 2 - Muhafazakârlık 1

Muhafazakârlık neyi kaybetti?

 Modernite, Ortaçağ’daki din merkezli, dogmatik dünya görüşüne bir tepki olarak doğdu. Sonrasında Aydınlanma ile insanlık, kaderini gelenekler yerine artık akıl, birey, bilimle çizmeye karar verdi.

Bu yeni dünyada insan, geçmişini ve kimliğini korumak için yine bir tepki olarak muhafazakârlık zırhını kuşandı.

 Muhafazakâr düşünürler, toplumun bir anda değiştirilemeyeceğini ve geleneklerin korunması gerektiğini savundular. Muhafazakârlığın önemli isimlerinden Edmund Burke, toplumu yalnızca yaşayan insanların oluşturmadığını söyler:

 Ona göre toplum, “sadece yaşayanlar arasında değil, ölüler ve henüz doğmamış olanlar arasında da bir ortaklıktır.” Bu söz sözler içinde gerçekliği ve kıymeti olan bir sözdür. İnsanı yaşatan tüm hayati kaynaklar gibi, gelenekler, inançlar ve alışagelmiş davranış biçimleri insanı psikolojik olarak güçlü ve yeniliğin yozlaşmalarına dirençli kılan, bir çeşit manevi soy devamıdır.

 Dedelerinin ellerini öpen torunlar, komşusunun kapısını çalıp bir ihtiyacı var mı yok mu diye yoklayan komşular, sosyal hayatın en önemli kaynaklarındandır.

 Ancak zamanla modernitenin hızlı ve baştan çıkarıcı teknolojik gücü ne yazık ki tüm dünyada geleneği, dini ve toplumsal alışkanlıkları yuttu.

 Türkiye’de son yıllarda yaşanan toplumsal değişimlere baktığımızda ise ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. 

 Uzun yıllar boyunca geleneksel değerleri savunan, savunma pozisyonu almak ihtiyacını hisseden muhafazakâr kesimler, bugün sonunda diğer kesimlerle aynı düzlemde hatta toplumun merkezinde yer almaktadır. Ancak bu merkeze yerleşmenin beklenmedik, öngörülemez bir değişim getirdiğine tanıklık ediyoruz.

 Surda Gedik Açıldı

 Eskiden muhafazakârlık denildiğinde akla sade yaşam, kanaatkârlık ve geleneksel aile yapısı gelirdi. Günümüzde ise sosyal medya, tüketim kültürü ve bireysel yaşam tarzları muhafazakâr çevreleri de aynı ölçüde hatta belki biraz da güç sarhoşluğuyla ciddi şekilde etkilemektedir. Bir zamanlar eleştirilen, toplumsal hayatın omurgasını kıracağından korkulan birçok alışkanlık artık muhafazakâr kesimlerde de görülüyor. Bu durum, modernitenin teknoloji marifetiyle her kesime ve özellikle de en çok direnç gösteren muhafazakârlığa etkisinin sanıldığından daha güçlü olduğunu göstermektedir.

 Özellikle genç kuşaklarda bu değişim daha belirgin. Eğitim olanaklarının artması, şehirleşme ve dijital dünyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bireysel tercihler daha fazla önem kazanmıştır. Gençler hayatlarını yalnızca geleneklere göre değil, kendi beklenti ve hedeflerine göre şekillendirmektedir. Elbette her nesil kendi çağının gerekliliklerine dönecek, müşküllerini o çağın araçlarına göre halledecektir. 

 Ancak bu manevi başıboşluk ürkütücü!

 Peki yeni nesil muhafazakârlığı nasıl görüyor? 

Korunması gerektiği düşünülen ve çok değil 20 sene öncesine kadar ‘’ dava’’ olarak nitelenen o mütevazi, diğerkam ahlaki üstünlüğün varlığını hissedip bunun karşısındaki yedi başlı ejderha gibi önüne gelen her değeri yutan vahşi modernizmin karşısına koyacak verilere ulaşabiliyor mu?

Bence hayır.

Gençler; rezillikleri arşa çıkan, sözde muhafazakar gazetecilerin, fenomenlerin, siyasetçilerin çarşaf çarşaf yayınlanan kirli haberlerine ve yaşantılarına tanıklık ederek bu garip, tuğlaları dökülmüş çatı altından başka çatıların altına koşuyor.

Atasından, geleneğinden tiksinerek, geçmişinden utandırılarak…

 Yeni neslin, yani geleceğin yurttaşlarının gördüğü şey; modernitenin kapsayan olduğu bir düzende merkeze yerleşmiş, şekilci, acınası bir iddiadan başka bir şey olmayan Modern Muhafazakarlık

 Ve bu nesil bu paradoksa bakıyor, gülüyor ve ne yazık ki ölmüşlerinden ve geleceğinden uzaklaşıyor.

 Yeni nesil sofra sohbetlerinden, büyük aile yemeklerinden, anneden- babadan dostluğun, aşkın tadını bilmiyor. İnsaniyete, insani duygulara aç sağa sola saldırıyor.

Çok çok yazık. Umut var mı? Muhafazakarlığın sadece siyasi bir geçim kapısı olmadığı, moderniteyi dengeleyen, adil ve elbette gerçek bir din yaşantısıyla evet.

Elbette yukarıda sıraladıklarım, muhafazakârlığın tamamen ortadan kalktığını göstermemektedir. Ancak muhafazakârlığın da değişen dünyadan bağımsız kalamadığı açıktır. Bir zamanlar moderniteye karşı çıkan birçok düşünce ve yaşam biçimi, bugün modernitenin etkisi altında yeniden şekillenmektedir ve burası çok önemli!

 Bu nedenle günümüzde asıl tartışılması gereken konu, muhafazakârlığın var olup olmadığı değil, ne kadar değiştiğidir. Neye evrildiğidir. 

 Bana göre Türkiye’de son yirmi beş yılda yaşanan dönüşüm, modernitenin yalnızca kurumları değil, düşünce biçimlerini de değiştirebildiğini göstermektedir. Belki de modernitenin en büyük başarısı tam olarak budur kim bilir?


 


 

 

 

 

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...