Bir taş kadar…

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum; yeryüzünde taş deyip geçmemeli. Benim geçmişten beri taşlara özel bir ilgim, hatta küçük bir koleksiyonum var. Ülkemizin ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen taşlar…

Tek başına baktığımızda çoğu zaman “Allah’ın taşı” deyip geçeriz. Ama birkaçını yan yana koyunca her birinin başka bir renk, başka bir şekil, başka bir hikâye taşıdığını görürüz. Kimi yuvarlaktır, kimi yassı; kimi koyu kahverengi, kimi mavi tonlarda, kimi de kar gibi bembeyazdır. Kiminin pütürlü yüzeyi elinizi tırmalar, kiminin kayganlığı avucunuzda huzur bırakır. Sanki her biri ayrı bir mesaj taşır.

Bir taş parçası bile bu dünyaya bir renk, bir hoşluk, bir başkalık katıyor. Sessizce “Ben de varım” diyor. Bazen bir duygu yüklüyor gören gözlere, bazen de gönül kulağıyla dinleyenlere ötelerden bir haber fısıldıyor.

Peki ya biz? Biz, hiç değilse bir taş kadar iz bırakabiliyor muyuz?

Taşlardan söz edince aklıma yıllar önce yaşadığım bir olay geliyor. Köydeki evimizin bahçe surlarını taş ve betonla yeniden yaptırıyorduk. Eski surdan sökülen bazı taşlar oldukça büyüktü. Yerlerinden oynatılmaları zordu; yeni surda kullanılabilmeleri için kırılmaları gerekiyordu. Orta büyüklükte olanlar bir şekilde değerlendirildi. Fakat tam ortada duran, beyaz tonlu, iri ve güzel bir taş vardı ki ona kimse çare bulamadı. Birçok kişi denedi. Balyozlarla vuruldu, zorlandı, hatta adeta bir güç gösterisine dönüştü. Ama taş yerinden de kırılmaktan da vazgeçmedi. Sonunda herkes aynı cümlede birleşti: “Usta yapar bu işi.”

Çağrılan usta, oradakilerin gözünde pek de etkileyici biri değildi. Orta boylu, cılız sayılabilecek genç bir adamdı. Fakat taş işinin ustasıydı. Diğerleri gibi hemen balyozu kaldırıp vurmadı. Önce taşı uzun uzun inceledi. Dokundu, altına baktı, sağına geçti, soluna eğildi. Sonra taşın hafifçe sola doğru oynatılmasını istedi. Altına küçük taşlarla destek koydu.

Meraklı bakışlar arasında balyozun sivri tarafını kaldırdı ve taşın üzerine, sanki bir çizgi çizer gibi yukarıdan aşağıya doğru dikkatlice vurdu. Kimse bir sonuç beklemiyordu.

Fakat kısa bir süre sonra o kocaman taş tam ortasından düzgün bir şekilde ikiye ayrıldı. Usta aynı yöntemi diğer parçalara da uyguladı; her biri kendi içinde yine düzgün biçimde bölündü. O gün anladım ki ustalık çoğu zaman güçte değildir.

Nice insanlar vardır; güçlü görünürler ama çözemezler. Bazıları ise gösterişsizdir, sessizdir; fakat bilgisi, tecrübesi ve doğru dokunuşuyla çözülemeyen işleri çözerler.

Hayat da biraz böyledir. Sürekli daha güçlü olmaya çalışıyoruz. Oysa bazen asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; bakmayı bilmek, anlamak, sabretmek ve doğru noktaya dokunabilmektir.

Hayat sahnesinde hepimizin bir rolü var. O rolün anlam kazanması için yalnızca var olmamız yetmez. Bir alanda farklılaşmamız, derinleşmemiz, emek vermemiz ve fayda üretmemiz gerekir. Çünkü bir taş bile dünyaya renk katıyorsa, insanın da bulunduğu yere anlam katması gerekmez mi?

Belki de mesele, koca bir dağ olmak değildir. Belki mesele, bir taş kadar bile olsa dünyaya kendi rengimizi bırakabilmektir.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...