Toplumsal 'Asalaklık' ; Başkalarının ışığıyla aydınlanmak

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

İnsan ilişkilerinin de kendine has bir ekonomisi, kendine has bir ahlakı vardır. Bir dostluk kurmak; zamandan feragat etmeyi, sabır göstermeyi, iyi günde ve kötü günde o bağın harcına sadakat katmayı gerektirir. Yani sosyal bir çevre, aslında insanın hayat boyu biriktirdiği en kıymetli sermayesidir. 

Gelgelelim modern zamanlar, her alanda olduğu gibi bu alanda da "hazıra konmacılığı", yani üretmeden tüketmeyi bir yaşam tarzı haline getirdi. Geleneksel bilgeliğin o meşhur sözünü bugünün ruhuna uyarlasak, herhalde ortaya trajikomik bir toplumsal manzara çıkardı: "Bana arkadaşını söyle, sana kimin çevresini kullandığımı söyleyeyim."

Çünkü artık ilişkiler, iki insanın ruhsal ortaklığı ya da samimi bir paylaşımdan ziyade, birinin diğerinin hayatındaki hazır kurulu sofraya oturma hilesine dönüştü. Kendi dünyasında bir çevre inşa edecek özgül ağırlığı, o çevreye emek yatıracak sabrı olmayan birey; çözümü başkalarının yıllarca ilmek ilmek ördüğü dostluk halkalarına sızmakta buluyor. İşte tam bu noktada, modern bir yüzsüzlük türüyle, fütursuz bir emek hırsızlığıyla tanışıyoruz: Sosyal Sermaye Hırsızlığı.

Vitrin Arkasındaki Özgüvensizlik

Peki, nedir bu başkalarının ışığıyla aydınlanma arzusu? Temeline indiğimizde karşımıza köksüz, vitrin arkasındaki bir özgüvensizlik çıkıyor. Kendi varlığıyla, kendi fikirleriyle ya da şahsiyetiyle toplumda bir alan açamayan insan, çareyi bir başkasının popülaritesine, "network"üne ya da saygınlığına sığınmakta buluyor. Kendisi bir "hiç" gibi hissetmekten kaçmanın yolunu, "biri" olanların yanında görünmekte arıyor.

Sosyal medyanın sadece etiketlerden, yapay gülümsemelerden ve "birlikte" verilen kadrajlardan ibaret vitrini de bu sığlığı körüklüyor. Kendi ışığı olmayanlar, başkasının projektörü altında parlamayı başarı zannediyor. Oysa ödünç alınan elbiseler gibi, ödünç alınan çevreler de insanın üzerinde her an eğreti durmaya mahkumdur.

"Nemalanma" Çağı

Ne yazık ki tam bir "nemalanma" çağındayız. Değerlerin yerini kontratların, samimi muhabbetlerin yerini "Bu insan bana hangi kapıyı açar, beni kiminle tanıştırır?" pragmatizminin aldığı bir dönemin tanıklarıyız. Bir insanın toplumdaki itibarını, dost biriktirme kabiliyetini bir tür maden gibi gören bu asalak yapı, o madenden pay kapmak için sinsi bir pusuda bekliyor. İlişkiler artık kalple değil, hesap makinesiyle kuruluyor. Sırf bir üst basamağa zıplamak, bir çevreye kapağı atmak için yapılan yapay iltifatlar, sahte dostluk gösterileri havada uçuşuyor.

Oysa hayatın değişmez bir kuralı vardır: Başkasının gölgesinde yürüyenler, sadece o gölgenin sahibi izin verdiği sürece ayakta kalırlar ve hiçbir zaman kendi gölgelerini oluşturamazlar. Emek verilmemiş, bedel ödenmemiş, sadece bir başkasının sırtına basarak elde edilmiş her sosyal statü, ilk rüzgarda yıkılmaya mahkum bir kâğıttan şatodur.

İnsan, başkasının ışığıyla ancak geçici bir süre aydınlanır; projektörler kapandığında ise geriye sadece kendi karanlığı kalır. Unutmamak gerekir ki; hayatta asıl zenginlik, başkalarının hazır çevrelerinden nemalanmak değil, dönüp arkana baktığında kendi emeğinle, kendi samimiyetinle inşa ettiğin o sarsılmaz, güvenli limanları görebilmektir.

Muhabbetle…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...