Türkiye’de üretim tarzları ve ahlak çatışmaları: Göçebelikten kentlileşememeye

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Geçen hafta ailece yurt dışına seyahate gittiğimiz için yazılarımı yazamadım. Onun için bugün kaldığımız yerden devam edeceğiz. En son yazımda bir toplumdaki değişimin farklı katmanlarda farklı hızlarda gerçekleştiğini ve bu değişim hızlarındaki faz farkının toplumsal yapıda kırılganlıklara yol açabileceğinden bahsetmiştik. Önemli olan değişimi karşı çıkmak ya da “Ne olursa olsun değişelim!” demek değildir. Önemli olan değişim hızının farklı toplumsal katmanlardaki faz farkını en aza indirecek ve toplumsal kimliğin parçalanmasına müsaade etmeyecek şekilde yönetilmesidir. Bugünkü yazıda Türk toplumunda ana siyasi ve toplumsal çelişkinin bir arada yaşayan farklı üretim tarzları ve bunların yarattığı farklı ahlak anlayışları ve yaşam tarzları arasında oluştuğunu anlatmaya çalışacağım.

GİRİŞ: TÜRKİYE’NİN ASENKRONİK TOPLUMSAL YAPISI

Bir önceki yazıda teknolojik, iktisadi, toplumsal ve siyasal değişimlerin aynı hızda gerçekleşmediğini; bu farklı hızların ise toplumlarda meşruiyet krizlerine, ahlaki belirsizliklere ve popülist siyasete alan açtığını tartışmıştık. Bu çerçevede “toplumsal hayatiyet katsayısı” kavramını, bir toplumun değişimi ne kadar hızlı, dengeli, kapsayıcı ve kimlik bunalımına düşmeden yönetebildiğini gösteren teorik bir ölçü olarak önermiştik.

Bu yazıda aynı teorik çerçeveyi Türkiye tarihine uygulayabiliriz. Türkiye’nin uzun tarihsel serüvenine baktığımızda, büyük toplumsal çatışmaların çoğu zaman aynı üretim sistemi içindeki farklı sınıflar arasında değil; aynı anda birlikte yaşamaya çalışan farklı üretim yapıları ve bunların yarattığı farklı yaşam tarzları arasında ortaya çıktığını görürüz. Elbette Türkiye tarihinde sınıf çatışmaları, servet bölüşümü, mülkiyet ilişkileri ve emek-sermaye gerilimleri vardır. Ancak bu gerilimler çoğu zaman Batı Avrupa’daki gibi saf bir işçi-sermaye karşıtlığı biçiminde değil; üretim tarzı, yaşam biçimi, kültür, din, devlet algısı ve meşruiyet anlayışı üzerinden dolayımlanarak ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle Türkiye tarihini anlamak için yalnızca “merkez-çevre”, “laik-dindar”, “elit-halk” veya “modern-geleneksel” karşıtlıkları yeterli değildir. Bu karşıtlıkların altında daha derinde, farklı üretim yapılarının ve bunların ürettiği betimleyici ahlakların eşzamanlılığı vardır. Türkiye tarihi, bir bakıma, farklı tarihsel zamanların aynı toplum içinde birlikte yaşama zorunluluğunun tarihidir.

SELÇUKLU VE OSMANLI: GÖÇEBE EKONOMİ İLE TARIM DEVLETİ

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde temel gerilimlerden biri, göçebe ekonomi ile yerleşik tarım düzeni arasındaydı. Göçebe ekonomi hareketliliğe, sürüye, savaşçılığa, ganimete, boy dayanışmasına, kişisel sadakate ve karizmatik otoriteye dayanır. Yerleşik tarım düzeni ise toprak, köy, vergi, kayıt, üretim sürekliliği, bürokrasi ve merkezi devlet otoritesi gerektirir.

Bu iki dünya yalnızca farklı üretim biçimleri değil, aynı zamanda farklı ahlak dünyaları üretir. Göçebe için hareket özgürlük ve hayatın şartıdır; yerleşik devlet için ise hareketlilik çoğu zaman kontrol edilmesi gereken bir belirsizliktir. Göçebe için ganimet savaşçı ekonominin doğal parçasıdır; tarım devleti için düzenli vergi ve üretim esastır. Göçebe için bey, han veya aşiret lideri kişisel sadakat merkezidir; yerleşik düzen için defter, kanun, vergi ve bürokratik süreklilik önemlidir.

Osmanlı devlet aklı, uzun süre bu iki dünyayı aynı siyasal çatı altında yönetmeye çalıştı. Bir yanda reaya, tımar sistemi, vergi düzeni, köy ekonomisi ve adalet dairesi vardı; diğer yanda Yörükler, aşiretler, akıncı unsurlar, yarı göçebe topluluklar ve sınır boylarının savaşçı ruhu bulunuyordu. Devletin temel meselesi yalnızca sınıflar arasında hakemlik yapmak değildi; aynı zamanda farklı üretim tarzlarını, farklı hayat biçimlerini ve farklı sadakat ilişkilerini yönetmekti.

Bu gerilim kimi zaman devletin askeri dinamizmini artırdı. Göçebe ve yarı göçebe unsurlar fetih süreçlerinde önemli rol oynadı. Fakat aynı yapı, merkezi tarım devletinin kayıt, vergi ve yerleşiklik talepleriyle çatıştığında sorun doğurdu. İskân politikaları, aşiretlerin kontrol altına alınması, vergi düzeninin genişletilmesi ve merkezileşme çabaları, bu gerilimin tarihsel yansımalarıdır.

CUMHURİYET: TARIM TOPLUMUNDAN SANAYİ-KENT TOPLUMUNA

Cumhuriyet döneminde aynı tarihsel gerilim başka bir biçim aldı. Bu kez çatışma göçebe ekonomi ile yerleşik tarım düzeni arasında değil; tarım toplumu ile sanayi-kent toplumu arasında yaşandı. Cumhuriyet, modern ulus-devlet, laik hukuk, yurttaşlık, merkezi eğitim, sanayi, bürokrasi ve kentleşme üzerinden yeni bir toplum inşa etmek istedi. Fakat toplumun geniş kesimleri uzun süre köy, kasaba, aile, cemaat, tarikat, geleneksel otorite ve tarımsal üretim ilişkileri içinde yaşamaya devam etti.

Bu durum, modernleşmenin yalnızca hukuki ve kurumsal bir dönüşüm olmadığını gösterir. Harf devrimi, laik hukuk, eğitim reformu, sanayi hamleleri ve vatandaşlık ideali, yeni bir normatif çerçeve sundu. Ancak toplumun fiili yaşam tarzı, yani betimleyici ahlakı, bu yeni normatif çerçeveye aynı hızla uyum sağlayamadı. Devlet modern yurttaş yaratmak istiyordu; fakat geniş kitleler köy ve kasaba ahlakı içinde yaşamayı sürdürüyorlardı.

1950 sonrasında iç göç hızlandı. 1980 sonrasında kentleşme yeni bir aşamaya geçti. 1990–2020 arasında ise bu iç göçün kültürel, siyasal ve ahlaki sonuçları daha görünür hale geldi. İnsanlar köyden kente geldiler; fakat kent onları kendiliğinden modern kentli yurttaşlara dönüştürmedi. Apartmanlar, yollar, sanayi bölgeleri, alışveriş merkezleri ve büyükşehirler hızla büyüdü; fakat hukuk bilinci, kamusal sorumluluk, kurallı piyasa ilişkileri, üretim disiplini ve kentli yurttaşlık aynı hızla gelişmedi.

Bu yüzden Türkiye’de kentleşmek ile kentlileşmek arasında derin bir fark ortaya çıktı. Kentleşme fiziksel bir yer değiştirmeydi; kentlileşme ise ahlaki, iktisadi, kültürel ve siyasal bir dönüşüm gerektiriyordu. Birincisi hızlı, ikincisi gecikmeli gerçekleşti.

BİRDEN FAZLA BETİMLEYİCİ AHLAK

Her üretim tarzı kendine özgü bir ahlak dünyası üretir. Göçebe ekonomi hareketlilik, sadakat, ganimet, güç ve karizma etrafında bir ahlak üretir. Tarım ekonomisi toprak, aile, kanaat, gelenek, cemaat ve yerel otorite etrafında örgütlenen bir ahlak doğurur. Sanayi ekonomisi zaman disiplini, uzmanlaşma, sözleşme, hukuk, sendikal örgütlenme ve sınıf bilinci gerektirir. Hizmet, rant ve patronaj ekonomisi ise ilişki ağı, aracılık, fırsatçılık, sadakat ve kamu kaynaklarına erişim üzerinden başka bir ahlak dünyası üretir. Dijital-finansal ekonomi ise hız, esneklik, bireysellik, ağ ilişkileri, kısa vadeli kazanç ve sürekli uyum baskısı üzerine kurulu yeni bir davranış kalıbı doğurur.

Türkiye’nin temel gerilimlerinden biri, bu farklı ahlak dünyalarının aynı anda yaşamasıdır. Aynı şehirde dijital ekonomi çalışanı, küçük esnaf, kayıt dışı işçi, memur, tarımsal bağlarını sürdüren göçmen aile, cemaat ağına bağlı birey ve küresel tüketim kültürüne eklemlenmiş genç yan yana yaşayabilir. Fakat bunların zaman algısı, devletle ilişkisi, çalışma disiplini, güven duygusu, otorite anlayışı ve adalet beklentisi aynı değildir.

Bu nedenle Türkiye’de ahlak krizi, ahlakın tamamen yokluğundan değil; farklı üretim tarzlarının yarattığı betimleyici ahlakların ortak bir normatif çatı altında uzlaştırılamamasından doğar. Bir kesim için sadakat erdemdir; başka bir kesim için liyakat. Bir kesim için güçlü lider düzenin garantisidir; başka bir kesim için kurumların zayıflığının belirtisi. Bir kesim için hemşeriye, akrabaya veya cemaate öncelik vermek doğal dayanışmadır; başka bir kesim için bu, kamusal ahlakın ve hukuk devletinin aşınmasıdır.

SINIF ÇATIŞMASI NEDEN YAŞAM TARZI ÇATIŞMASI GİBİ GÖRÜNÜR?

Türkiye’de sınıf çatışması yok değildir. Toprak sahipliği, köylülük, kent yoksulluğu, işçilik, sermaye birikimi, rant paylaşımı, kamu kaynaklarına erişim ve ücret ilişkileri sınıfsal gerilimler yaratmıştır. Fakat bu sınıfsal gerilimler çoğu zaman çıplak sınıf diliyle değil, yaşam tarzı, kimlik, din, kültür ve devletle kurulan ilişki üzerinden ifade edilmiştir.

Çünkü Türkiye’de sınıflar, Batı Avrupa’daki sanayi toplumlarında olduğu gibi tamamen ayrışmış ve kurumsallaşmış biçimde oluşmamıştır. Köylü işçiye dönüşmüş ama köy ahlakını bütünüyle geride bırakmamıştır. Kent yoksulu metropolde yaşamış ama hemşeri ağına, mahalle dayanışmasına veya yerel patronaj ilişkilerine yaslanmıştır. Küçük esnaf piyasanın içinde yer almış ama ekonomik ilişkilerini çoğu zaman aile, akrabalık, cemaat veya siyasal yakınlık üzerinden kurmuştur. Bürokrasi modern hukuk diliyle konuşmuş ama toplumsal hayat çoğu zaman kişisel ilişkilerle yürümüştür.

Bu nedenle Türkiye’de sınıf çatışmaları çoğu zaman merkez-çevre, laik-dindar, kentli-köylü, elit-halk, Batıcı-yerli, mahalle-devlet, modern-geleneksel gibi karşıtlıklar içinde görünür hale gelmiştir. Bu karşıtlıkların arkasında yalnızca ideoloji değil; farklı üretim yapılarının, farklı hayat tarzlarının ve farklı meşruiyet anlayışlarının bir arada yaşamasından doğan gerilim vardır.

TOPLUMSAL HAYATİYET KATSAYISI

Burada tekrar “toplumsal hayatiyet katsayısı” kavramına dönebiliriz. Bir toplumun hayatiyeti, değişime hiç direnmemesiyle değil; değişimi kendi kimliğini parçalamadan, ortak ahlak zeminini bütünüyle yitirmeden ve kurumlarını çökertmeden yönetebilmesiyle ölçülür. Türkiye’nin temel sorunu değişmemek değildir. Aksine Türkiye çok hızlı değişmiştir. Köyden kente göç etmiş, tarımdan sanayiye ve hizmetlere yönelmiş, devletçilikten piyasa ekonomisine geçmiş, kapalı toplumdan küresel tüketim kültürüne açılmış, analog dünyadan dijital dünyaya hızla sürüklenmiştir.

Sorun, bu değişimlerin dengeli ve kurumsal biçimde yönetilememesidir. Üretim yapısı değişmiş, şehirler büyümüş, tüketim kalıpları dönüşmüş, toplumsal hareketlilik artmış; fakat hukuk, eğitim, siyaset, ahlak ve meşruiyet düzeni bu dönüşümü aynı hızda taşıyamamıştır. Böyle olunca toplumda birden fazla tarihsel zaman yan yana yaşamaya devam etmiştir.

Türkiye’nin toplumsal hayatiyet katsayısını yükseltecek olan şey, bu farklı tarihsel ahlak dünyalarını inkâr etmek değil; onları modern hukuk, üretim, yurttaşlık, sosyal adalet ve ortak meşruiyet zemini içinde uzlaştırabilmektir. Göçebe dinamizmi, tarımsal dayanışma, sanayi disiplini, kentli yurttaşlık ve dijital çağın yenilikçiliği birbirini yok eden değil, birbirini dönüştüren unsurlar haline getirilebilirse, toplum değişimi daha az sarsıntıyla yönetebilir.

SONUÇ: TÜRKİYE’NİN BİTMEYEN GEÇİŞİ

Türkiye tarihi, farklı üretim tarzlarının ve farklı betimleyici ahlakların aynı siyasal çatı altında birlikte yaşama çabasının tarihidir. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde göçebe ekonomi ile yerleşik tarım düzeni arasındaki gerilim; Cumhuriyet döneminde tarım toplumu ile sanayi-kent toplumu arasındaki gerilim; bugün ise sanayi-kent toplumu ile dijital-finansal ekonomi arasındaki gerilim aynı büyük meselenin farklı tarihsel biçimleridir.

Bu nedenle Türkiye’de toplumsal çatışmaları yalnızca sınıf, yalnızca kimlik veya yalnızca ideoloji üzerinden açıklamak eksik kalır. Asıl mesele, farklı üretim yapılarının farklı ahlak dünyaları üretmesi ve bu ahlak dünyalarının ortak bir toplumsal sözleşme içinde uzlaştırılamamasıdır. Türkiye’nin önündeki temel görev, değişimi durdurmak değil; değişimin yarattığı farklı toplumsal zamanları ve ahlak dünyalarını yeni bir meşruiyet düzeni içinde birleştirebilmektir.

Bunu başarabildiği ölçüde Türkiye’nin toplumsal hayatiyet katsayısı yükselecektir. Aksi halde eski gitmeye, yeni ise gecikmeye devam edecek; toplum da bitmeyen bir geçiş döneminin gerilimleri içinde yaşamayı sürdürecektir.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...