Kıbrıs’taki hareketlenme nasıl yorumlanmalı?
Kıbrıs sorunu çevresinde bir hareketlenme yaşıyoruz. Zaman zaman bu tür denemeler- ki kimi denemeler (Annan planı gibi) son derece ciddi idi ve genelde soruna dahil olan tarafların çözüm isteği ya da nasıl bir çözüm istediği konusunda olumsuz bir miras bıraktı- yapılır. Crans-Montana ve bugün atıfta bulunulan Guterres Çerçevesinde çözüm arayışları çöktüğünden (2017), Tatar’ın Cumhurbaşkanlığında İki Devletli Çözüm modeli ilan edildiğinden (2021) bu yana Ada’nın çevresindeki tüm fırtınaya rağmen Kıbrıs Sorunu özelinde yaprak kıpırdamıyordu. Hatta BM Genel Sekreteri, anladığımız kadarıyla kendisinin çatışma çözümü vizyonu dahilinde özel bir önem atfettiği bir mesele olmasına rağmen, Kıbrıs sorununda tarafları ortak bir çözüm arayışında buluşturup, ilerleme kaydetmek mümkün değil diye uzun bir süre BM Kıbrıs özel danışmanı atamamış, ilerleme kaydedilip kaydedilmediğini kişisel temsilcisi (şu anda Holguin) aracılığı ile yoklamıştı. Şimdi ise Holguin temaslarını arttırdı, geçtiğimiz günlerde Ankara’daydı, Fidan tarafından kabul edildi, Gutterres’in Ada’yı bizzat ziyaret edeceği ve liderlerle görüşeceği söyleniyor. BM Genel Sekreterinin kendi görev süresinin sonlarına doğru yaklaşırken, boşuna bir atılım yapmak istemediği gerçekten Guterres Çerçevesi Plus denilen bir öneriyi çantasında taşıdığı (Crans-Montana’daki çerçeveye ne ekleneceğini ise basına yansıyanlardan anlamak çok mümkün değil) ve eğer ilerleme zemini mümkünse muhtemelen 5+1 formatında bir gayri resmi konferans önereceği konuşuluyor. Yaprak kıpırdamayan bir ortamdan bu hareketlenmeye nasıl geldik?
Bu soruya iç dinamikler üzerinden cevap vermeye çalışan çok olacaktır. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; iç dinamikler -yani Erhürman’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Tatar yerine kazanması- bugünkü hareketlenmeyi ancak ve ancak kısmen açıklayabilir. Hiç etkisi yoktur diyemeyiz, ama benim kanaatim belirleyici olmadığı yönünde. Bunu söylerken, temel inancım şu, Erhürman’ın kazandığı seçimler, Kıbrıs meselesi konusunda referandum niteliğinde bir seçim değildi. Bu mevzu seçimlerde hiç etkili olmadı da denemez çünkü Erhürman’ı destekleyen CTP tabanında ve CTP’nin solunda yer alanlar için Federasyon hala savunulabilir bir model. Gerçi herkes Annan Referandumunda ne olduğunu ve Crans-Montana'yı bozan tarafın Rum tarafı olduğunu hatırlıyor, dolayısıyla mevzu çözümse Türk tarafının ne istediği kadar Rum tarafının da ne istediği önemli ve Rum tarafı bugüne kadar o model bu model, herhangi bir model altında, Ada’daki yetki ve hakları paylaşmak istemedi. Yani Federasyon seçeneğini ileri sürenler için bu seçenek siyasi nedenlerden belki savunulabilir ama gerçekçi değil. O nedenle de Ada’da kimse, en radikal unsurlar bile, deneme için olsa dahi Türkiye’nin KKTC’nin arkasında kapı gibi durduğu bir gerçekliğin bir gereklilik olduğunu, önemli bir pazarlık gücü olduğunu yadsımıyor.
Son seçimler Kıbrıs sorunu adına bence bir referandum değildi ama bir kazanan ve kaybeden oldu. UBP, içinde bölünmüş ve kavgalı bir portre çiziyordu ve KKTC ekonomik sorunlarla, alt yapı sorunlarıyla filan boğuşurken bu portre Kıbrıs Türk halkı tarafından satın alınmadı. Bugün 1983’den beri iki devlet gerçeğini yaşayan Kıbrıs Türk Toplumu için en büyük zorluk ekonomik varoluştur. Abluka ve tanınmama maalesef, Kıbrıs Türk halkını cezalandırıyor. Ada’da ekonomi bu yüzden çok dar, çok küçük. Bu darlıkta ve küçüklükte sütün litresi pahalı hale gelse evlerin mutfağında hissediliyor, Ada’daki eşitsizlikler (statü ve iktisadi eşitsizlikler) ve gelir dağılımındaki uçurumlar açığa çıkıyor. Diyeceksiniz ki dünyanın neresine giderseniz gidin emek aynı zorluğu çeker, doğru. Ama aynı derecede hayal kurma zorluğu çekmez. Türkiye, büyük projelerle Ada’ya hayal etme dürtüsü getirmek için her şeyi yapıyor ama umut aç bir hayvandır ve hep daha fazla ister. Bu nedenle hiçbir şey değişmiyor duygusu size seçim kazandırır ve kaybettirir. Erhürman, bir politikacı olduğundan, mutlaka bu dinamiğin farkındadır. Türkiyesiz umut olmayacağını ama mevcut umudun da dinamizmden yoksun kalırsa, hele ki kendi tabanında, seçim kaybettireceğini hesaplıyordur. Zaten bu nedenle seçimlerden sonra Erhürman, Ankara ile birlikte hareket edecekleri sinyalini vermekten çekinmedi.
Başka bir şeye çekindi ama: Çözüm modeli konusuna bir isim takmaktan imtina etti. Federasyon kelimesini duymak isteyenlere doğrudan bir şey vermedi belki ama Tatar kadar kalın harflerle iki devletli çözümün altını da çizmedi, konfederasyon da demedi, iki devletliye çok çok yakın konfedere model de demedi. İsim koymak istemediğini ama görüşmelerin olmama halinin bir şey kazandırmadığını söyleyip durdu. Muhtemelen Erhürman’ın tercih ettiği muğlaklık siyasi nedenlerle ama bir konuda haklı; GKRY, kendi radikal vizyonu doğrultusunda, Ada’yı İsrail merkezli politikalarla ilişkilendirdi. KKTC’ye ne istediği sorulmadı bile. Dolayısıyla model vb mevzusunun ötesinde GKRY’nin Ada’nın başına açtığı dertler KKTC’yi de etkiliyor ve bu yüzden Kıbrıs Türk Toplumu “Ada’da bizde varız” deme ihtiyacı duyuyor. Bu durum Kıbrıs’ta deneme yapmak için Gutterres’e uygun bir atmosfer sağlıyor.
Gutterres’in bakış açısını analiz eden yazılar Ada’nın güneyinde de kuzeyinde de yayınlandı. Bu yazılara göre Genel Sekreter, gayri resmi konferans toplamak için uygun bir ortam var mı; bunu tespit etmeye çalışacak. 5+1 formatı gibi, Crans-Montana gibi, Cenevre gibi bir formattan bahsediyorsak Ankara ne diyor bakmak lazım. Fidan-Holguin görüşmesinde Sayın Fidan’ın iki devletli çözüm modeline atıfta bulunduğu yani Ankara’nın 2021’den bu yana bakış açısını değiştirmediği biliniyor. Ankara’nın bakış açısını değiştireceği ile ilgili bir işaret de aslında yoktu fakat Doğu Akdeniz’de son konjonktürel sallantılar Ankara’nın nabzını yeniden yeniden ölçelim gibi bir hava yaratmış görünüyor.
Benim açımdan olayın temelde üç ayağı var. İlki değişecek mi diye bakılan Avrupa-Türkiye ilişkileri ile ilgili. Son NATO Zirvesi gösterdi ki Türkiye’nin konvansiyonel savunma kapasitesi övülüyor, Trump yönetimi tarafından da destekleniyor. Avrupa’da savunma yükünün ABD’den müttefiklere kaydırılması beklentisi var. Kısaca Türkiye’nin savunma konusunda- en azından NATO çerçevesinde- müttefiklerle daha sıkı fıkı ilişkiler kurduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ankara ve lakin, Avrupa savunma mimarisinin dışında çünkü Birliğin üyesi değil. Birlik ve Ankara arasındaki ilişkinin daha sorunsuz olmasını ve özellikle savunma konusunda iş birliği yapılmasını isteyenler var ve bundan çok haz etmeyenler var. Biliyoruz ki resmi olarak Kıbrıs sorunu, Ankara'nın GKRY’ni tanımaması, Türkiye-Yunanistan anlaşmazlıkları Türkiye-Birlik ilişkilerinin önünde bir engel olarak zikrediliyor. Dönem AB içerisinde Türkiye’nin sadece ötekileştirilme penceresinden görülmediği bir dönemken, Ankara ile ilişkiler iyileşsin diyenler acaba bu konularda yaratıcı bir çözüm bulunabilir mi diye yoklama yapıyor. İngiliz basınında Kıbrıs konusunda çıkan son haberler bence bu çerçevede. Ankara, öteki olmaya devam etsin diyenler, Türkiye'yi provoke ederek radikal cümleler ağzımızdan dökülsün diye bekliyor. Miçotakis’in NATO Zirvesi esnasında yaptığı konuşmalar, son günlerde GKRY lideri ile yaptığı toplantılardan verdiği mesajlar bu amacı işaret ediyor. Ankara ise izliyor, AB-Türkiye ilişkisini gerçekten dönüştürecek bir fırsat çıkarsa yakalamaktan imtina etmeyecektir fakat bu dikkati yanlış yorumlanmamalı. Provoke olmaması, Türkiye’nin 20 Temmuz ruhunu ya da Adalar Denizindeki kırmızı çizgilerini unuttuğu anlamına gelmez.
İkinci ve üçüncü ayağı bir arada değerlendirelim, çünkü ikisi de bir şekilde İsrail ile ilgili. İsrail, Doğu Akdeniz’deki emellerinden vazgeçmedi. Bu emeller bir yandan Büyük İsrail hayaline dayanıyor. Bu hayalin teolojik, mistik, siyasi kısmından ziyade beni ilgilendiren jeopolitik kısmı. Buna göre Tel Aviv, Kızıl Deniz-Doğu Akdeniz hattında stratejik derinliğini ilhak, işgal, ayrılıkçı unsurlara destek, böldüğü unsurlarla dostluk gibi taktikler üzerinden genişletmek istiyor. Burada GKRY ile geliştirdiği gayet yakın, sıkı fıkı ilişkiler gözden kaçmıyor. Bu ilişkiler bir yandan Ada’nın silahlandırılmasının önünü açıyor, diğer yandan Ada’yı İran ve İran’a yakın unsurların ya da İsrail ile mücadele eden aktörlerin menziline sokuyor. KKTC’de bu gelişmelerin korku yaratması çok normal. Ada’nın bir kısmında savunma sistemleri adı altında silahları görünür hale getiriyorsunuz ve bu Ada’da bir zamanlar iç savaş yaşandı. KKTC, tabi ki, Türkiye’nin caydırıcılığı altında ama caydırıcılığın ne kadar karmaşık bir şey olduğunu hepimiz bu son savaşlarda anladık diye düşünüyorum. Zaten bu da Ankara Washington ilişkilerinin ılıman hale gelmesinin nedenlerinden biriydi. Trump’ın ben iktidarda oldukça Türkiye-İsrail savaşmayacak sözü de akıllarda (Ankara zaten savaş-mavaş istemiyor, bölgede çok savaş var). Tüm bu ortam İsrail’in Kıbrıs’ı kaşımasını engellemiyor, kaşıyıp duracak çünkü zaten GKRY -artık İsrail beni kaşımasın demek konusunda çok geç kalmış durumda.
İsrail, GKRY ile al-takke ver-külah tarzı bir ilişki geliştirirken, Yunanistan ile de çok sıkı fıkı ve çok silahlı bir ilişki geliştiriyor. Adalar Denizi- Doğu Akdeniz hattında böylece Türkiye’yi sınırlandıracak bir eksen kuruyor. Bu eksenin amacı Yunanistan ve GKRY için farklı olabilir ama İsrail için ABD’nin dikkatini de çekmek. ABD-İran savaşının nasıl sona ereceği belli değil. Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye-Mısır (ve belki Katar) bir eksen oluşturmuş görünüyorlar. Bu eksen yük paylaşımı/kaydırması derdinde olan ABD’yi ikna edebilir. İsrail de demek istiyor ki, o kadar kolay değil. Ben de Yunanistan ve GKRY ile bir eksen oluşturdum. Ankara’nın içinde bulunduğu potansiyeli dengeliyorum. Dengelemeye karşı dengeleme ABD gibi büyük güçlere her zaman çekici gelir. Kıbrıs meselesi ile ilgili kısmı ise bunun GKRY’ni cesaretlendirmesi ve Ada’da silahlanma üzerinden bir güvenlik ikilemi oluşturması. Bu sürece fren konur mu, gaz verilir mi diye bakanlar için de Kıbrıs’ta müzakerelerin yeniden başlaması, başlayıp bozulması, başlayıp sürüncemede kalması, ya da hiç başlayamaması farklı farklı fırsatlar yaratacak.
Kafanız karıştı değil mi, çünkü bu coğrafyalarda semalar hep bulutlu. Karışmasın, ya da karışırsa şunu hatırlayın: 20 Temmuz ruhu, direniş ve savunmanın ruhu hiçbir zaman ölmeyecek. O ruhla kazanılanlardan hiç kimse vazgeçmeyecek.