Duruş
Durma ile duruş sahibi olma arasındaki ince ve derin bağ, insanın varoluş serüvenine açılan gizli bir kapıdır. Aynı kökten doğan bu iki kelime, zamanla farklı anlam katmanları kazanarak bize şu hakikati fısıldar: her duran, bir duruş sahibi değildir, fakat her gerçek duruş, gerektiğinde durabilme iradesini içinde taşır. Bu yüzden duruş, sadece bir hâl değil, bir tercih, bir bilinç ve nihayetinde bir istikamettir.
İnsan, yalnızca yürüyen bir bedene sahip değil aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Bu arayışın en görünür tezahürü ise çoğu zaman sergilediği duruştur. Çünkü duruş, bir anlık refleks değil bir ömrün birikimidir. Kimi zaman bir susuşta, kimi zaman bir itirazda, kimi zaman da herkesin sustuğu yerde, tek başına konuşabilme cesaretinde kendini gösterir. Bu yönüyle duruş, insanın iç dünyasının dış dünyaya yansıyan en sahici tercümesidir. Bu kıymetin kazanıldığı en kutlu yer ailedir. Durma ile duruş arasındaki fark ise zaman içinde derinleşen bir hakikat gibidir. Durmak, eylemin kesintisidir, duruş ise anlamın sürekliliğini anlatır. İnsan durabilir, geri çekilebilir, susabilir fakat duruşu varsa, o suskunluk bile bir söz olur. Çünkü duruş, dış dünyanın gürültüsünden ziyade, iç dünyanın sükûnetinde yoğrulur. İç dünya berraklaştıkça, duruş da sahicileşir.
Bir çocuğun ilk mektebi anne ve babasıdır. Duruş sahibi bir anne-baba, evladına yalnızca doğruyu öğretmez, doğru karşısında nasıl davranılacağını da öğretir. Çünkü çocuk, söylenenden çok sergileneni öğrenir. Annenin sabrı, babanın adaleti, annenin merhameti, babanın dirayeti çocuğun ruhuna işlenen ilk nakışlardır. Bu nakışlar tutarlıysa, çocuk hayatın sert rüzgârları karşısında savrulmaz, aksine kök salar. Unutulmamalıdır ki her hal ve davranış en küçük aile üyelerince taklit edilerek hayatlarını tanzim eder. Fakat aile içinde söz ile hâl arasında bir uçurum varsa, çocuk hakikati değil, çelişkiyi öğrenir. Bugün doğru olanın yarın terk edildiği, dün savunulanın bugün inkâr edildiği bir ortamda büyüyen çocuk, sağlam bir duruş inşa edemez. Çünkü duruş, tutarlılık ister. Tutarlılığın olmadığı yerde kişilik parçalanır, karakter dağılır. Yalandan, kötü sözden, hakaretten doğru elde edilmez.
Aileden sonra bu inşanın en önemli halkası öğretmenlerdir. Öğretmen, sadece bilgi aktaran değil, bir duruş taşıyan ve bunu talebesine hissettiren kişidir. Sınıfta anlattığı ders kadar, adaletli davranışı, sabırlı tavrı ve hakkı gözeten yaklaşımıyla da öğrencinin zihnine ve kalbine iz bırakır. Yalnızca bilgi değil eğitilen bireyin ruhunun, gönlünün, gözlerinin ve kulaklarının duyduklarıyla şekil aldığı muhakkaktır. Öğrenci çoğu zaman formülleri unutur lakin öğretmeninin duruşunu, tavrını, şefkatini, kızgınlığını, ağzından çıkan kelimeleri asla unutmaz. Duruş sahibi bir öğretmen, öğrencisine sadece meslek kazandırmaz, şahsiyet kazandırır. Bilgiyi hikmete dönüştürür. Duruşu zayıf bir öğretmenin elinde ise bilgi, yönsüz bir güce dönüşür. Zihin dolar, fakat istikamet kaybolur. Bu yüzden eğitim, yalnızca bir müfredat meselesi değil, bir ahlak, bir duruş, bir inanç ve bir kültür meselesidir.
Bir toplumun aynası, fertlerinin duruşudur. Eğilip bükülen bireylerden doğrulmuş bir toplum çıkmaz. Zira duruş, yalnızca bireysel bir erdem değil, aynı zamanda toplumsal bir omurgadır. Bu omurga kırıldığında ne tarih ayakta kalır ne de gelecek inşa edilebilir. Tarih boyunca iz bırakan şahsiyetler, sözlerinden önce duruşlarıyla, yaşayışlarıyla hatırlanmıştır. Çünkü söz unutulur lakin duruş, hal ve yaşayış hafızaya kazınır.
Duruşun en çetin imtihanı, menfaat ile hakikat arasında kalındığında verilir. İnsan, çıkarlarının cazibesine kapıldığında duruşunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Oysa gerçek duruş, menfaatin değil hakikatin safında yer alabilmektir. Bu kolay bir tercih değildir, bedel ister, yalnızlık ister, anlaşılmamayı göze almayı gerektirir. Lakin hakikatin yükü ağır olsa da, insana kazandırdığı izzet her türlü yükten daha değerlidir. Kötülüklere mani olmanın yolu evvela elimizle müdahale etmektir. Gücümüz yetmiyorsa dilimizle uyarmak, ikazlarda bulunmaktır. Bunu da yapamaz isek, kalbimizle buğz ederek tavrımızı göstermeye memuruz. Lakin buğz etme imanın en zayıf derecesi olarak ifade edilmiştir.
Dik duruş, sadece başı yukarıda tutmak değil, kalbi eğdirmemektir. Klas duruş ise zamanın rüzgârına göre yön değiştirmemektir. İnsan şartlara göre şekil alabilir fakat duruşu onu o şartların ötesine taşıyan sabit bir hakikattir. Bu durum kaybolduğunda insan çözülür, dağılır ve nihayetinde kendine yabancılaşır. Bütün bu halkaların ortasında yetişen gençlik, aslında bir toplumun yarınını taşır. Eğer genç, aileden sağlam bir temel, öğretmenden istikametli bir yön almışsa, karşılaştığı zorluklar onu yıkamaz sadece olgunlaştırır. Fakat bu iki kaynaktan mahrum kalmışsa, en küçük sarsıntıda savrulur gider. Darmadağınık hale gelir. Günümüzde gençlerin yaşadığı kimlik bunalımları, kararsızlıklar ve geçici hevesler peşinde sürüklenmeler çoğu zaman bu duruş eksikliğinin bir tezahürüdür.
Burada bir başka önemli halka daha vardır: toplum öncüleri. Her toplum, kendine yön veren, örnek aldığı, izinden gittiği öncüler yetiştirir. Bu öncüler çoğunlukla fikir adamları, sanatkârlar, ilim insanları, tefekkür ehli, edebi şahsiyetler ve kanaat önderleridir. Onları değerli kılan yalnızca söyledikleri değil, söyledikleriyle yaşadıkları arasındaki derin uyumdur. Çünkü iddia, ancak duruşla anlam kazanır. Gerçek öncü, iddiasını önce kendi nefsinde ispat edendir. Adaleti savunuyorsa adil olandır. Ahlakı anlatıyorsa ahlaklı olandır. Fedakârlıktan söz ediyorsa bedel ödemeyi göze alandır. Böyle öncüler topluma sadece yol göstermez, bizzat yolun kendisi olurlar. Onların duruşu, yaşayışı bir neslin pusulasına dönüşür. Deniz fenerleri gibidir. Fakat iddiası büyük, duruşu zayıf olanlar çoğaldığında toplumda güven krizi başlar. İnsanlar söze değil görüntüye bakar, hakikati değil algıyı takip eder. Bu da toplumu içten içe çürüten bir süreci başlatır.
Bugün en büyük eksikliklerden biri bilgi değil, davranış, inanış ve yaşayıştır. Zira bilgi, duruşla birleşmediğinde sadece bir yüke dönüşür. Hal ehli ise bilgiyi hikmete dönüştüren bir süzgeçtir. Bu nedenle mesele yalnızca öğrenmek değil, öğrenileni bir duruşa dönüştürebilmektir. Çünkü insanı insan yapan, ne bildiği değil, bildikleri karşısında nasıl bir tavır aldığıdır. Yönetenler dik durduğunda toplum da doğrulma cesareti bulur. Ancak yönetenler eğildiğinde, toplumun omurgası da zayıflar. Bu yüzden devlet adamının tavrı ve duruşu, sadece siyasi bir tavır değil, toplumun kaderini belirler. Adaletin zedelendiği, liyakatin göz ardı edildiği ve söz ile eylemin çatıştığı bir yönetim anlayışı, çözülmeyi kaçınılmaz kılar. Tarz, tavır, ahlak ve duruş; ailede filizlenen, öğretmenle şekillenen, öncülerle yön bulan ve yönetenlerle zirveye taşınan bir değerdir. Bu değer kaybolduğunda sadece birey değil, toplum da istikametini yitirir. Ancak korunduğunda, en zor zamanlarda bile bir milleti ayakta tutar.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni kavramlar ya da yeni sloganlar değildir. Kökü sağlam, sözüyle hâli bir olan şahsiyetlerin yetiştirilmesidir. Çünkü insan, duruşu, tavrı, tarzı ve ahlakı kadardır. Toplum, fertlerinin duruşu kadar güçlüdür. Ve gelecek, bugünden inşa edilen bu görünmez fakat sarsılmaz omurganın üzerinde yükselecektir.