Kuşakların mesaiyle imtihanı
Geçen gün uğradığım bir şirket ortamında, dertlenen bir beyaz yakalı dostumun derin iç çekişine şahit oldum: "Kardeşim, yeni gelen çocuğa mesaiye kal diyorum, 'Benim saat 18:00’de sporum var, oradan da arkadaşlarla konsere kaçacağız' diyor. Biz zamanında ofiste sabahlardık!"
Yalan değil; bizler evimize götüreceğimiz ekmeğe saygımızdan, işe dört elle sarılmayı, e-postalara gece yarıları cevap vermeyi bir "görev bilinci" olarak gördük. Hafta sonu bir kriz çıktığında bilgisayara ya da iş yerine koşup, tek çırpıda müdahale ettikten sonra "Sorun çözülmüştür" raporunu gururla geçmek en büyük itibar vesilemizdi.
Sonra kapıdan Z kuşağı girdi. Masasına oturdu, saat tam 18:00 olduğunda bilgisayarının kapağını şık bir hareketle indirdi ve "İyi akşamlar, ben kaçar!" deyip çıktı. Biz arkasından şaşkınlıkla bakarken içimizden o klasik cümle geçti: "Şimdiki gençler de hiç çalışmak istemiyor canım!"
Peki gerçekten çalışmak mı istemiyorlar, yoksa biz mi senaryoyu biraz fazla abartmışız?
Şirkete Canımı Veririm Devri Bitti mi?
Eski kuşak için iş, sadece para kazanılan bir yer değil; hayatın tam merkezindeydi. "İşkolik olmak" bir nevi prestij göstergesiydi. Z kuşağı ise olaya oldukça net ve gerçekçi bir pencereden bakıyor:
"Ben zamanımı ve emeğimi veriyorum, sen karşılığını veriyorsun. Şirket benim aile şirketim değil, ben de feda edilecek bir süper kahraman değilim."
Halk arasında buna bazen "tembellik" deniyor ama durum pek öyle değil. Gençler, yıllarca dirsek çürütüp 40 yaşında tükenmişlik sendromuyla (burnout) baş başa kalan, saçlarına ak düşmüş büyüklerini gördü. "Hafta sonu gelen e-postaya cevap vermeyince dünya batmıyormuş" gerçeğini erken keşfettiler ve çok basit bir karar verdiler: "Biz bu oyunu böyle oynamayacağız."
Tek Gelirli Evden "Günü Kurtaran" Hayallere
Aslında bu rahatlığın arkasında sadece kuşak farkı değil, değişen ev ekonomisi ve hayat vizyonu da yatıyor. Eskiden hanede tek bir kişi çalışırdı. Evin babası, işini kaybetmemek ve sigortası kesilmesin diye eve adeta tırnaklarıyla sarılırdı. İşini kaybetmek, tüm ailenin düzeninin yıkılması demekti.
Şimdi ise denklem değişti. Eşlerin birlikte çalıştığı çift gelirli evlerde, gençler artık öyle büyük yatırım planları, devasa gelecek kaygıları taşımıyor. "Başımı sokacak küçük bir evim, hafta sonları keyfini süreceğim bir arabam olsun yeter" kafasındalar. Uzun vadeli gelecek planları yapmak yerine günü kurtaran, anın tadını çıkaran bu minimalist yaşam modeli haliyle gençlerin elini güçlendiriyor. İki maaşın getirdiği o tatlı güvence, iş yerindeki o eski "aman işimden olmayayım" korkusunu rafa kaldırıyor.
Sizce de biraz haklılık payları yok mu? Mesaiye kalıp soğumuş bir pizza dilimiyle ödüllendirilmek yerine, zamanında çıkıp spora, konsere, kendi hayatına akmak gerçekten bir "ahlak sorunu" mu, yoksa sağlıklı bir sınır çizme becerisi mi?
Kantarın Topuzu Nerede Kaçıyor?
Tabii madalyonun bir de diğer yüzü var. Bazen genç dostlarımız "sınır koyma" işini öyle bir noktaya getiriyor ki, yöneticilerin tansiyonu birden fırlayabiliyor.
Örneğin, Pazartesi sabahı acil bir rapor istendiğinde "Ben bu konuyu hemen toparlayamam, yarına bırakmak daha isabetli olur" rahatlığıyla yanıt veren ya da patron toplantıda kafa patlatırken "Siz orada yıllık büyüme hesabı yapıyorsunuz, ben de burada hak ettiğim yıllık izni hayal ediyorum" açık sözlülüğüyle tebessüm eden bir gençle karşılaşan eski tüfek yöneticinin çileden çıkması da çok haksız sayılmaz!
Burada yapılması gereken şey, gençleri "sorumsuz" ilan etmek ya da eski sistemi "kutsamak" değil.
• Eski kuşağın anlaması gereken şey: Sanayi Devrimi’nden kalma "masada oturma süresi = başarı" denklemi artık çalışmıyor. İnsanlar bilgisayar başında kaç saat dirsek çürüttükleriyle değil, ürettikleri değerle ölçülmek istiyor.
• Yeni kuşağın hatırlaması gereken şey: Esneklik ve özgürlük harika şeylerdir ama "sorumluluk" ve "emeksiz, çabasız başarı olmayacağı" gerçeği de zamansızdır; modası asla geçmez.
Son Söz
Belki de sorun ne gençlerin tembelliğinde ne de kıdemlilerin baskıcılığında... Sorun, eski zamanların çalışma modellerini günümüz dünyasına zorla giydirmeye çalışmamızda.
O yüzden bırakın saat 18:00'de sporlarına gitsinler, oradan konsere yetişip hayatı yaşasınlar. Yeter ki saat 18:00'e kadar olan işi layıkıyla, ekmeğin hakkını vererek yapsınlar. Biz de akşamları bilgisayar kapatmayı belki onlardan öğrenir, yıllardır ertelediğimiz o hobimize nihayet başlarız. Fena mı olur?
Muhabbetle...