Daron Acemoğlu yapay zekâ konusunda fazla mı karamsar?
Daron Acemoğlu’na The Economist Dergisinin getirdiği eleştirilere ve bunun iktisatçılar arasında oluşturduğu tartışmalara atfen iki yazı yazmayı planlamıştım. Bundan önceki ilk yazıda derginin Daron Hoca’nın Kurumlar Teorisine yönelik getirdiği eleştirileri ele almıştım. Özellikle derginin akademik olmayan üslubunu da onaylamadığımı bildirmiştim. Anlaşılan oydu ki, Daron Hoca’nın teorisini Hoca’nın söylemediği ama söylediği varsayılan önermeler üzerinden eleştirmenin pek akla yarar bir tarafı yoktu. Bu yazıda Daron Hoca’ya yönelik derginin Hoca’nın YZ hakkındaki görüşlerine yönelttiği eleştirileri ele alacağız. Şunu hemen söylemek isterim: Herkesin zannettiği gibi Daron Hoca popüler bir konu olduğu için YZ meselesini gündemine almamıştır; aksine bu konuda 30 yıla yaklaşan bir araştırma programı vardır ve buradaki yöntem ve düzen Kurumlar Teorisiyle de uyumludur.
GİRİŞ
Bir önceki yazımda Daron Acemoğlu’nun kurumlar üzerine geliştirdiği yaklaşımın The Economist tarafından nasıl eleştirildiğini tartışmıştım. Bu yazıda ise aynı tartışmanın ikinci ve bence daha önemli ayağına geçmek istiyorum: Yapay zekâ teknolojisi.
The Economist’in temel iddialarından biri, Acemoğlu’nun yapay zekânın verimlilik ve büyüme üzerindeki etkilerini fazla ihtiyatlı değerlendirdiği yönünde. Dergiye göre özellikle yeni nesil yapay zekâ uygulamalarının bilimsel keşif, araştırma, yazılım, organizasyon ve yeni sektörlerin oluşumu üzerindeki ikinci ve üçüncü tur etkileri, Acemoğlu’nun öngördüğünden daha büyük olabilir.
Bu eleştirinin tamamen haksız olduğunu düşünmüyorum. Ancak önce önemli bir noktayı vurgulamak gerekir: Daron Acemoğlu’nun bugün yapay zekâ hakkında söyledikleri, akademik kariyerinin başlarında söylediklerinden kopuk değildir. Tam tersine, yaklaşık otuz yıldır geliştirdiği teknoloji anlayışının doğal devamıdır.
ACEMOĞLU’NUN TEKNOLOJİ TEORİSİ YENİ DEĞİL
Acemoğlu daha 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında teknolojik gelişmenin yönünü inceleyen çalışmalar yayımlamıştı. Bu çalışmaların temel sorusu yalnızca “teknolojik ilerleme ne kadar büyüme yaratır?” değildi. Daha önemli soru şuydu: Teknolojik yenilik hangi sektörlere, hangi üretim faktörlerine ve hangi işgücü gruplarına yönelir?
Acemoğlu’nun “yönlendirilmiş teknolojik değişme” yaklaşımında teknoloji dışarıdan gelen tarafsız bir unsur değildir. Firmalar ve Ar-Ge sektörü, beklenen kârlara, piyasanın büyüklüğüne, faktör fiyatlarına ve ekonomik teşviklere göre hangi teknolojilere yatırım yapılacağına karar verirler. Bu nedenle teknolojik ilerleme farklı işgücü grupları, sektörler ve gelir sınıfları üzerinde farklı sonuçlar yaratabilir.
Başka bir ifadeyle Acemoğlu açısından teknoloji hiçbir zaman yalnızca “ne kadar ilerlediğimiz” meselesi olmamıştır. Aynı zamanda “hangi yönde ilerlediğimiz ve bu ilerlemeden kimin kazandığı” meselesidir.
ERNST MANDEL’İN KATKISI
Burada kısa bir tarihsel parantez açmak gerekir. Marksist iktisatçı Ernest Mandel de daha 1970’lerde benzer bir probleme dikkat çekmişti. Mandel’e göre kapitalizmin ileri aşamalarında bilimsel ve teknolojik araştırma giderek bireysel mucitlerin faaliyetinden çıkarak büyük şirketlerin, araştırma laboratuvarlarının ve kurumsal Ar-Ge sistemlerinin içine yerleşmekteydi. Böylece yalnızca inovasyonların değil, bilimsel icatların ve teknolojik araştırmanın yönü de giderek kapitalist firmaların kâr beklentileri tarafından şekillendiriliyordu.
Acemoğlu’nun yaklaşımı elbette Mandel’den çok farklı bir teorik geleneğe dayanır. Ancak her iki yaklaşımın ortak noktası şudur: Teknolojik ilerleme ekonomik ve sosyal sistemden bağımsız değildir. Teknolojinin yönü, teşvikler ve güç ilişkileri tarafından belirlenir.
Acemoğlu’nun bugün yapay zekâ hakkındaki görüşlerini de bu çerçevede okumak gerekir.
ACEMOĞLU’NUN YZ HAKKINDA BUGÜNKÜ GÖRÜŞLERİ
Acemoğlu’nun temel kaygılarından biri, yapay zekânın insan emeğini tamamlayan bir teknoloji olarak mı yoksa doğrudan işgücünü ikame eden bir otomasyon teknolojisi olarak mı geliştirileceğidir. Bu iki durum aynı ekonomik sonucu yaratmaz.
Birinci durumda yapay zekâ insanın üretkenliğini artırır. Çalışanların mevcut becerilerini geliştirir, yeni görevler ortaya çıkarır ve insan ile teknoloji arasında tamamlayıcılık oluşturur. İkinci durumda ise yapay zekâ esas olarak insan emeğinin yerine geçer ve işgücüne olan talebi azaltır. Acemoğlu bu nedenle “pro-worker AI”, yani çalışanı tamamlayan ve onun üretkenliğini artıran bir yapay zekâ gelişim çizgisini savunuyor.
Bunun yanında Acemoğlu yapay zekânın yakın dönemde sağlayacağı toplam verimlilik artışları konusunda da oldukça ihtiyatlı. Bugün gözlenen mikro düzeydeki yüksek verimlilik artışlarının ekonominin tamamına aynı ölçüde yansımayabileceğini düşünüyor.
The Economist’in temel itirazı da burada ortaya çıkıyor.
THE ECONOMIST’İN İTİRAZI
Dergiye göre yapay zekânın etkisini yalnızca mevcut görevlerin daha hızlı veya daha düşük maliyetle yapılması üzerinden değerlendirmek eksik olabilir. Yapay zekâ yeni bilimsel buluşlara, yeni ürünlere, yeni sektörlere ve henüz bugün öngöremediğimiz üretim süreçlerine yol açabilir. Dolayısıyla yapay zekânın asıl etkisi, mevcut üretim yapısı içinde değil, üretim yapısının kendisini değiştirmesinde ortaya çıkabilir.
Bu noktada ben Acemoğlu’ndan ziyade The Economist’e biraz daha yakınım.
BENİM POZİSYONUM: TEKNOLOJİNİN GELECEĞİ AÇISINDAN İYİMSER AMA MÜLKİYET YAPISI KONUSUNDA DAHA KAYGILI
İnsanlık tarihindeki büyük teknolojik dönüşümler incelendiğinde, genel amaçlı teknolojilerin uzun vadeli etkilerinin başlangıçta çoğu zaman küçümsendiği görülür. Buhar makinesi, elektrik, otomobil, bilgisayar ve internet yalnızca mevcut işleri daha hızlı yapmadılar; tamamen yeni sektörler, yeni meslekler ve yeni yaşam biçimleri yarattılar.
Yapay zekânın da benzer bir potansiyel taşıdığını düşünüyorum. Bu nedenle yapay zekânın uzun dönemli üretkenlik ve büyüme etkileri konusunda Acemoğlu’dan biraz daha iyimserim.
Ancak burada önemli bir paradoks ortaya çıkıyor.
Yapay zekânın ekonomik potansiyeli ne kadar büyükse, bu teknolojinin mülkiyeti ve kontrolünün birkaç büyük şirketin elinde toplanması da o kadar ciddi bir problem haline gelir. Bu noktada Acemoğlu’nun kaygılarına tamamen katılıyorum; hatta bazı yönlerden daha ileri gidiyorum.
Bugün en güçlü yapay zekâ modellerinin geliştirilmesi büyük miktarda sermaye, veri, hesaplama gücü, enerji ve ileri teknoloji çipleri gerektiriyor. Bu koşullar doğal olarak sektörde yüksek sermaye yoğunluğu ve yoğunlaşma yaratıyor. Birkaç büyük teknoloji şirketi yalnızca yapay zekâ modellerini değil, veri merkezlerini, bulut sistemlerini, çip tedarik zincirlerini ve kullanıcı platformlarını da kontrol ediyor.
Bu durum basit bir tekel problemi değildir.
Eğer yapay zekâ geleceğin temel üretim altyapılarından ve hatta temel bilişsel altyapılarından biri haline gelirse, bu teknolojiyi kontrol eden şirketler yalnızca fiyatları değil, teknolojik gelişmenin yönünü de belirleme gücüne sahip olabilirler. Üstelik yapay zekâ sektörünün finansal yapısı da dikkate alınmalıdır.
TEKNOLOJİ FİNANS VE BALON RİSKİ
Bugün yapay zekâ şirketlerinin ve onlara temel ara girdi sağlayan firmaların hisse senedi değerleri, gelecekte çok yüksek kârlar elde edileceği beklentisiyle önemli ölçüde yükselmiştir. Buna karşılık sektörün sabit yatırım ve faaliyet maliyetleri de olağanüstü yüksektir. Veri merkezleri, enerji tüketimi, çip yatırımları ve Ar-Ge harcamaları devasa finansman gerektiriyor.
Yüksek faizlerin ve küresel belirsizliğin devam ettiği bir ortamda bu yapı potansiyel bir finansal kırılganlık yaratabilir. Burada tarihsel bir örnek hatırlanabilir.
19’uncu Yüzyılda ABD’nin Atlantik ve Pasifik kıyılarını birbirine bağlayan demiryolları kendi döneminin en büyük teknolojik ve altyapısal dönüşümlerinden biriydi. Demiryolu yatırımları özel sermaye, kamu teşvikleri ve finansal piyasalar üzerinden hızla büyüdü. Ancak yüksek gelecek kârı beklentileri, demiryolu hisseleri ve tahvilleri üzerinde ciddi spekülatif hareketlere yol açtı ve 1873 finansal krizinde demiryolu yatırımlarında oluşan finansal balonun patlamasının önemli bir rolü oldu.
Buradan “yapay zekâ sektöründe mutlaka bir balon vardır ve bu balon patlayacaktır” sonucu çıkarılamaz. Ancak yeni bir teknolojik paradigma kurulurken, çok büyük altyapı yatırımlarının yalnızca gelecekteki kâr beklentileri üzerinden finanse edilmesi finansal kırılganlık yaratabilir. Bu nedenle devletin rolünü yalnızca düzenleyici olarak düşünmemek gerekir.
DEVLETİN ROLÜ: SÜBVANSİYON DEĞİL ORTAKLIK
Benim kanaatimce stratejik yapay zekâ firmaları ciddi finansman sorunlarıyla karşılaştığında devletlerin bu firmalara destek vermesi gerekebilir. Ancak bu destek basit bir kurtarma operasyonu biçiminde olmamalıdır. Devlet sermaye koyuyorsa, karşılığında ortaklık payı almalıdır. Bu durumda riskin toplumsallaştırılması, mülkiyetin de belirli ölçüde toplumsallaştırılması anlamına gelir.
Devletin veya kamusal fonların azınlık hissedarı olması, yapay zekâ şirketlerinin girişimcilik kapasitesini ortadan kaldırmadan toplumsal hedeflerin de şirket yönetişimine dahil edilmesini sağlayabilir. Eğitim, sağlık, üniversite araştırmaları, gelişmekte olan ülkelere erişim veya insan emeğini tamamlayan yapay zekâ uygulamaları bu çerçevede teşvik edilebilir.
Bu bizi daha büyük bir soruya götürüyor:
YZ YENİ VE ORTAK BİR ÜRETİM FAKTÖRÜ MÜ?
Yapay zekâ yalnızca özel şirketlerin ürettiği bir teknoloji midir, yoksa giderek insanlığın ortak üretim altyapısının bir parçası haline mi gelmektedir?
Yapay zekâ özel sermayenin ve girişimciliğin ürünüdür; fakat aynı zamanda yüzlerce yıllık bilimsel bilgiye, üniversitelere, kamusal araştırmalara, insanlığın ortak kültürel üretimine ve milyarlarca insanın oluşturduğu veri dünyasına dayanır. Dolayısıyla bu teknolojinin bütün mülkiyet haklarının yalnızca birkaç özel şirketin elinde bulunması tartışmaya açıktır.
Burada Daron Acemoğlu’nun temel uyarısını son derece önemli buluyorum: Teknolojik ilerlemenin yönünü yalnızca teknolojinin kendisi belirlemez; kurumlar, teşvikler ve güç ilişkileri belirler. Fakat ben bu noktaya bir ek yapmak gerektiğini düşünüyorum. Teknolojinin yönünü tartışmak yeterli değildir. Teknolojinin mülkiyetini de tartışmak gerekir.
SONUÇ
Ben Acemoğlu kadar yapay zekâ konusunda karamsar değilim. Yapay zekânın insanlığın üretkenliğini ve bilgi üretme kapasitesini beklediğimizden daha fazla artırabileceğini düşünüyorum. Fakat yapay zekânın mülkiyetinin ve kontrolünün birkaç şirketin elinde yoğunlaşması konusunda belki Acemoğlu’dan bile daha kaygılıyım.
Yapay zekânın insanlığın geleceğini değiştireceği neredeyse kesin. Asıl mesele, bu geleceğin yalnızca birkaç şirketin kâr beklentileri tarafından mı, yoksa daha geniş bir toplumsal irade tarafından mı şekillendirileceğidir.