Umut
Umutsuzluk (ye's), İslam'ın hoş karşılamadığı bir haldir. Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek, müminin ruh dünyasıyla bağdaşmayan bir tavır olarak değerlendirilmiştir. Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bu konuda açık ikazlar bulunmaktadır. Rabbimiz şöyle buyurur: "De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Zümer, 53)
Bu ilahi hitap, günahı ne kadar büyük olursa olsun hiçbir insanın Allah'ın rahmet kapısını kapalı görmemesi gerektiğini bildirir. Çünkü kalpler de kaderler de Allah'ın elindedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ümidi diri tutan şu büyük hakikati haber vermiştir: "Kıyametin kopacağını bilseniz ve elinizde bir fidan bulunsa, onu dikebilirseniz dikiniz." Bu hadis, insanın en zor şartlarda, hatta dünyanın son anlarında bile iyilikten, üretmekten ve umutla yaşamaktan vazgeçmemesi gerektiğini öğretmektedir. İslam'da umut; tevbe, rahmet ve tevekkülle iç içedir. Umutsuzluk ise insanı atalete, gaflete ve Rabbinden uzaklaşmaya sürükleyen tehlikeli bir duygudur. Merhum Sezai Karakoç, "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" şiirinde ümidi şu mısralarla dile getirir:
"Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır Aşk celladından ne çıkar madeki yâr vardır Yoktan da vardan da öte bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır."
Peki, zor zamanlardan, en ağır imtihanlardan bir çıkış yolu var mıdır? Elbette vardır. Bu çıkış yolunu en derin şekilde yaşayanların başında da hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) gelir. Onun hayatı, imkânsızlıklar içinde sabrın, mücadelenin, tevekkülün ve ilahi yardımın en büyük şahididir.
Taif'te taşlandı. Hakarete uğradı. İnsanî ölçülerle bakıldığında dayanılması güç bir acı yaşadı. Fakat beddua etmedi. "Belki onların soyundan Allah'a kulluk edecek kimseler gelir" diye dua etti. Taif dönüşünde bir üzüm bağında karşılaştığı Addas'ın hidayetine vesile oldu. En karanlık anların bile rahmet kapıları açabileceğini gösterdi.
Mekke'deki baskılar dayanılmaz hale geldiğinde hicret emredildi. Sevr Mağarası'nda düşmanlar mağaranın ağzına kadar geldiğinde Hz. Ebubekir endişelendi. Efendimiz ise sarsılmadı. Çünkü kalbi Allah'a bağlıydı:
"Üzülme! Allah bizimle beraberdir." (Tevbe, 40) Bedir'de sayı azdı, imkânlar sınırlıydı. Ancak iman büyüktü. Peygamber Efendimiz sabaha kadar ellerini semaya kaldırarak dua etti. Ardından Allah'ın yardımı geldi ve tarih değişti. Hudeybiye'de birçok sahabi anlaşmayı ağır buldu. Fakat Efendimiz olayların görünen yüzüne değil, ilahi hikmete baktı. Zaman gösterdi ki o gün atılan imza büyük bir fethin kapısını açmıştı. Mekke fethedildiğinde ise intikam değil merhamet hâkim oldu. Yıllarca zulmedenlere karşı: "Bugün size kınama yoktur" buyurdu ve affı tercih etti.
Bütün bunlar gösteriyor ki Peygamberimizin hayatı, en karanlık zamanlarda bile çıkış yolunun var olduğunun en büyük delilidir. O yol; sabır, dua, gayret, tevekkül ve adalet yoludur. Her insan hayatının bir döneminde daralır. Kalbi sıkışır, ufku kararır, yalnızlık ve çaresizlik içinde kalır. İşte tam o anlarda insan, "Bir çıkış yolu var mı?" diye sorar. Bu soru yeni değildir. Bu sorunun cevabını hayatıyla veren kişi de Allah Resulü'dür.
Mekke sokaklarında yalanlanan, ambargolara maruz bırakılan, en sevdiklerini toprağa veren, Taif'te taşlanan bir peygamber düşünün. Her biri tek başına ağır bir imtihanken, o bütün bunların içinden ümmetine umut taşıyan bir rehber olarak çıktı. Hira'da başlayan tefekkür yolculuğu, Mekke'nin meydanlarında hakikati haykıran bir davaya dönüştü. Hicretle büyüdü. Bedir'de kuvvet buldu. Uhud'da yara aldı ama vazgeçmedi. Hudeybiye'de geri çekildi ama kaybetmedi. Mekke'de affetti ama eğilmedi.
Rasulullah (s.a.v.) bize öğretti ki en zor zamanlar, bazen en büyük dönüşümlerin başlangıcıdır. Yeter ki insan Allah'tan ümidini kesmesin. Nitekim Rabbimiz İnşirah Suresi'nde iki kez aynı müjdeyi verir: "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır." Bu tekrar, ilahi vaadin kesinliğini göstermektedir. Her sıkıntının içinde bir çıkış yolu, her gecenin bağrında bir sabah gizlidir. Muhammed Suresi'nin yedinci ayetinde ise şöyle buyurulmaktadır: "Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." Demek ki kurtuluşun anahtarı; Allah'ın davasına sadakatle sarılmak, doğruluktan ayrılmamak ve mücadeleyi terk etmemektir.
Umut, sadece güzel günlerin misafiri değildir. Asıl kıymeti karanlığın koyulaştığı vakitlerde ortaya çıkar. Mümin, şartlara değil Rabbine güvenen insandır. Bu yüzden en zor günlerde bile ümitsizliğe kapılmaz. Çünkü bilir ki Allah'ın rahmeti darlıklardan daha geniş, yardımı sebeplerden daha büyüktür. Nice geceler vardır ki sabahı içinde saklar; nice yenilgiler vardır ki zaferi bağrında taşır.
Bugün ümmet olarak, millet olarak veya fert olarak hangi sıkıntının içinde bulunursak bulunalım, Rabbimizin vaadini unutmamalıyız. Umut, ilahi vaade tutunmanın adıdır. Umut sahibi olanlar, yollar uzasa da menzillerini kaybetmezler. Cahit Külebi'nin şiiriyle sözü tamamlayalım:
"Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin; Yitirmişsin neyin varsa birer birer. Bir sağlık, bir sevinç, bir umut... Onlar da neredeyse gitti gider.
Dost bildiğin insanların yüzleri Aynalar gibi kapkara. Suyu mu çekilmiş bulutların? Dönmüşsün kuruyan ırmaklara.
Taşlara düşen saat gibi, Ne artı, ne eksi. Bir sağlık, bir sevinç, bir umut Hikâye hepsi."