İstanbul’un üzerine yağan yalnızca yağmur değildi!
Bir şehir, yağmur altında kalabilir. Asıl mesele, insanlarını neden koruyamadığıdır.
İstanbul’da gökyüzü karardığında milyonlarca insanın aklından artık yalnızca şemsiye almak geçmiyor. Alt geçitleri, su basan yolları, taşan dereleri, bodrum katlarını ve bir anda felakete dönüşebilen sokakları düşünüyorlar.
Çünkü İstanbul’da yağmur, kimi zaman bir doğa olayından çok daha fazlasına dönüşüyor. Bir anda hayatı durduruyor, emeği sulara teslim ediyor, aileleri endişeye sürüklüyor ve geride cevabı kolay verilemeyen sorular bırakıyor.
Son sel felaketi de bu soruları yeniden önümüze koydu: Bu şehir gerçekten yaşanabilir bir geleceğe mi hazırlanıyor, yoksa her felaketin ardından bir sonraki felaketi mi bekliyor?
Yağmur yağınca ortaya çıkan gerçekler
Normal bir günde kalabalığıyla, trafiğiyle, telaşıyla yaşamaya devam eden İstanbul, şiddetli yağışla birlikte başka bir yüzünü gösteriyor. Yolların suyla dolması, araçların mahsur kalması, iş yerlerinin zarar görmesi ve insanların evlerine ulaşmakta zorlanması, kent hayatının ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatıyor.
Oysa modern şehircilik, yalnızca gündelik hayatı sürdürmek değildir. Şehircilik, olağanüstü koşullarda da insan hayatını koruyabilecek bir düzen kurmaktır.
Bir kentte gökdelenler yükselebilir, alışveriş merkezleri çoğalabilir, yeni yollar açılabilir. Ancak yağmur suyunun tahliyesi yeterince planlanmamışsa, doğal su yolları korunmamışsa ve riskli bölgelerde gerekli önlemler alınmamışsa bütün bu görüntülerin ardında ciddi bir kırılganlık saklıdır.
İşte sel felaketleri, çoğu zaman gündelik hayatın telaşı içinde görmediğimiz bu kırılganlığı gözler önüne serer.
Afetin yükünü kim taşıyor?
Bir selin herkesi aynı biçimde etkilediğini düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Güvenli bir konutta yaşayan insanla bodrum katında oturan insanın riski aynı değildir. İş yerini birkaç gün kapatabilecek ekonomik güce sahip olanla günlük kazancıyla ailesini geçindiren esnafın kaybı bir değildir. Otomobili zarar gören varlıklı bir aileyle evindeki eşyaların tamamını kaybeden dar gelirli bir ailenin yeniden ayağa kalkma imkânları da eşit değildir.
Bu nedenle sel felaketlerini yalnızca meteorolojik verilerle değerlendiremeyiz. Afetlerin toplumsal sonuçlarını da konuşmak zorundayız.
Kentteki risklerin azaltılması, özellikle savunmasız kesimlerin korunmasıyla mümkündür. Güvenli konutlara erişim, altyapı yatırımları, etkili erken uyarı sistemleri ve afet sonrasında adil yardım mekanizmaları bu yüzden hayati önem taşır.
Bir şehirde afetin maliyetini en çok yoksullar ödüyorsa, orada yalnızca altyapıyı değil, sosyal adaleti de sorgulamak gerekir.
Sorumluluk, mikrofonların önünde değil, sahada ölçülür
Büyük felaketlerin ardından alışıldık bir tablo ortaya çıkar: Açıklamalar yapılır, incelemeler başlatılır, ekiplerin çalışmaları anlatılır ve sorumluluk tartışmaları gündeme gelir.
Elbette kamuoyunun bilgilendirilmesi önemlidir. Ancak açıklamaların yerini somut sonuçlar almadığında toplumun güveni zedelenir.
İstanbul’un merkezi yönetimi, büyükşehir belediyesi ve ilçe belediyeleri arasında siyasi tartışmalar yaşanabilir. Fakat yağmurun altında kalan vatandaş için hangi kurumun hangi siyasi görüşe sahip olduğunun önemi yoktur. Onun için önemli olan, sokağının neden su bastığı, evinin neden korunamadığı ve bir sonraki yağışta aynı tehlikeyle karşılaşıp karşılaşmayacağıdır.
Bu nedenle kurumların birbirine yönelttiği suçlamalardan çok, ortaya koydukları çözümlere bakılmalıdır.
Hangi bölgelerde altyapı yetersizdir? Hangi dere yataklarında risk bulunmaktadır? Hangi yatırımlar önceliklidir? Alınan önlemler ne zaman tamamlanacaktır?
Bu soruların yanıtları kamuoyuyla açıkça paylaşılmalı; yapılan çalışmalar bağımsız biçimde denetlenebilmelidir.
Çünkü kamu yönetiminde başarı, felaketin ardından yapılan açıklamaların sayısıyla değil, felaket yaşanmadan önce alınan önlemlerin gücüyle ölçülür.
Doğaya karşı değil, gerçekle yüzleşerek
İklim değişikliği, kentleri daha yoğun ve düzensiz yağışlara karşı hazırlıklı olmaya zorluyor. Bu nedenle İstanbul’un geleceğini geçmişin hava koşullarına göre planlamak artık yeterli değil.
Ancak iklim krizini her sorunun açıklaması olarak kullanmak da doğru değildir.
Aşırı yağışın ne kadar etkili olduğunu anlamak için meteorolojik veriler gerekir. Bunun yanında altyapının kapasitesi, arazi kullanımı, yapılaşma kararları ve afet yönetiminin yeterliliği de incelenmelidir.
Bilimsel değerlendirme yapılmadan bütün sorumluluğu doğaya yüklemek de, her olumsuzluğun nedenini tek bir kuruma bağlamak da gerçeği eksik anlatır.
İstanbul’un ihtiyacı, suçlu aramaktan önce sorunun bütün boyutlarını ortaya koyan, ardından sorumluları belirleyip çözümü uygulayan bir yönetim anlayışıdır.
Daha fazla yeşil alan, geçirgen zeminler, korunmuş su havzaları, güçlü drenaj sistemleri ve riskli bölgelerde etkili tahliye planları artık ertelenebilecek tercihler değildir. Bunlar, kentin güvenliği için zorunlu yatırımlardır.
Unutmak, felaketin bir sonraki perdesini hazırlamaktır
Türkiye’de büyük afetlerin ardından güçlü bir dayanışma ortaya çıkıyor. İnsanlar birbirine yardım ediyor, komşular komşularını yalnız bırakmıyor, gönüllüler ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışıyor.
Bu dayanışma, toplumun en kıymetli gücüdür.
Ancak dayanışmanın varlığı, kamu kurumlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Vatandaşların birbirine yardım etmek zorunda kalmasıyla, afetlere karşı hazırlıklı bir kamu düzeninin bulunması aynı şey değildir.
Üstelik afetin görüntüleri haber gündeminden düştüğünde sorunlar kendiliğinden ortadan kalkmaz. Hasarlı evler, gelirini kaybeden esnaf, onarım bekleyen altyapı ve geleceğinden endişe eden insanlar yaşamaya devam eder.
Bu nedenle selin ardından tutulması gereken yalnızca hasar kayıtları değil, verilen sözlerin de hesabıdır.
İstanbul’un her büyük yağıştan sonra aynı manzaralarla karşılaşmaması için alınan önlemlerin takip edilmesi, bütçelerin açıklanması ve sonuçların ölçülmesi gerekir.
İstanbul’un yarını bugünkü kararlarla belirlenecek
İstanbul, milyonlarca insanın hayallerini, emeğini ve geleceğini taşıyor. Bu büyük şehrin sorunlarını çözmek kolay değil. Nüfus yoğunluğu, eski altyapı, plansız büyüme ve iklim değişikliği ciddi güçlükler yaratıyor.
Fakat güçlüklerin büyük olması, hareketsiz kalmanın gerekçesi olamaz.
İstanbul’u geleceğe hazırlamak istiyorsak yalnızca bugünün trafiğini, konut ihtiyacını ve ekonomik beklentilerini değil, yarının afet risklerini de hesaba katmalıyız.
Her yeni yapı, her yol projesi ve her imar kararı; suyun akışından yeşil alanların korunmasına kadar uzanan geniş bir değerlendirmeden geçmelidir. Şehrin risk haritaları güncel tutulmalı, bilim insanlarının uyarıları dikkate alınmalı ve kamu kaynakları öncelikle insan hayatını koruyacak yatırımlara yönlendirilmelidir.
Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği betonun, arsanın ya da binanın değeriyle sınırlı değildir. İnsanlarının güvenliği, huzuru ve geleceğe duyduğu güvendir.
İstanbul’un üzerine bu kez yağmur yağdı. Fakat geride kalan sorular, yağmur dindikten sonra da cevabını bekliyor.
Bir sonraki sağanakta yine aynı sokaklar sular altında kalacak mı? Yine aynı insanlar evlerini, işlerini ve umutlarını kurtarmaya mı çalışacak?
Bu soruların cevabını hava durumu değil, bugün alınacak kararlar belirleyecek.
Ve İstanbul artık şunu hak ediyor: Felaketin ardından teselli edilen değil, felaket gelmeden korunan bir şehir olmayı.