Keynes’ten Hall’a: Değişen dünyada tüketim teorisinin evrimi
2026 Nobel İktisat Ödülü’nü kazanan Robert E. Hall’un en önemli katkılarından biri, tüketim talebinin zaman içerisindeki hareketine ilişkin geliştirdiği teoridir. Hall’un çalışması, Keynes’in tüketim fonksiyonundan Friedman’ın sürekli gelir ve Modigliani’nin yaşam boyu gelir hipotezlerine uzanan uzun bir tartışmanın ürünüdür. Bu teorilerin her biri, farklı tarihsel koşullarda farklı iktisadi sorulara cevap aramıştır. Büyük Buhran, savaş sonrası refah toplumu ve 1970’lerin stagflasyonu, tüketim teorisinin gelişiminde belirleyici rol oynamıştır. Peki tüketiciler harcamalarını neye göre belirler? Tüketim talebi ne kadar öngörülebilirdir? Ve bütün bunlar hükümetlerin istikrar politikalarını nasıl etkiler? Bu yazıda tüketim teorisinin yaklaşık yarım asırlık dönüşümünü ve Hall’un bu dönüşümdeki yerini inceleyeceğim.
NOT: Bu yazı, yazarın iktisat teorisine ilişkin değerlendirmeleri ve tartışmaları temelinde, ChatGPT (OpenAI) desteğiyle hazırlanmıştır. Yazıdaki görüşlerin ve içeriğin sorumluluğu yazara aittir.
GİRİŞ: İKTİSAT TEORİLERİ VE DEĞİŞEN DÜNYA
İktisat teorileri, içinde doğdukları tarihsel koşullardan bağımsız değildir. İktisatçıların cevap aradıkları sorular, yaşadıkları dönemin ekonomik sorunları, mevcut bilgi birikimi ve araştırma imkânları tarafından şekillenir. Bu nedenle bir teorinin başarısını değerlendirirken yalnızca matematiksel tutarlılığına değil, hangi problemi açıklamak amacıyla geliştirildiğine de bakmak gerekir.
Tüketim teorisinin Keynes’ten Hall’a uzanan gelişimi bunun öğretici örneklerinden biridir. Yaklaşık elli yıl içerisinde dünya ekonomisi Büyük Buhran’dan savaş sonrası refah dönemine, oradan petrol krizleri ve stagflasyona geçti. Hanehalklarının gelirleri, servetleri, krediye erişim imkânları ve geleceğe ilişkin beklentileri değişti. İktisatçılar da tüketim kararlarını açıklamak için yeni teoriler geliştirdiler.
Tüketim Teorileri benim İktisat Doktora Programında Makro İktisat dersinde anlattığım bir konudur. Yine de, önemli bir hata yapmamak için, yapay zekâ asistanım Daneel’den yardım istedim. Daneel, Keynes, Friedman, Modigliani, Hall ve Lucas’ın temel eserlerini inceledi ve bana bir döküm çıkardı. Bu yazı yazılırken bu tasniften yararlandım.
KEYNES: BÜYÜK BUHRAN’IN TÜKETİM TEORİSİ
John Maynard Keynes, 1936 yılında İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi’ni yayımladığında dünya ekonomisi Büyük Buhran’ın etkilerini yaşıyordu. Milyonlarca insan işsizdi, fabrikalar atıl kapasiteyle çalışıyor, piyasa mekanizması ekonomileri kendiliğinden tam istihdama taşıyamıyordu.
Keynes’in temel sorusu, toplam üretim ve istihdamın hangi düzeyde belirlendiğiydi. Cevabını efektif talep ilkesinde buldu. Bu çerçevede tüketim, toplam talebin en önemli ve nispeten istikrarlı bileşeniydi.
Keynes’e göre gelir arttığında tüketim de artar, fakat genellikle gelirdeki artıştan daha az artar. Bu ilişki marjinal tüketim eğilimiyle ifade edilir. Geleneksel Keynesyen tüketim fonksiyonunda tüketim, cari gelirden bağımsız otonom tüketim ile gelire bağlı uyarılmış tüketimin toplamıdır.
Ancak Keynes’in tüketim anlayışı yalnızca mekanik bir gelir-harcama ilişkisi değildir. Tüketim eğiliminin arkasında psikolojik alışkanlıklar, toplumsal kurumlar, gelir dağılımı ve insanların geleceğe ilişkin değerlendirmeleri bulunur. Keynes bunların önemli bölümünü kısa dönem analizinde görece istikrarlı kabul etmiştir. Çünkü önceliği, ekonominin eksik istihdam dengesinde neden kalabildiğini açıklamaktır. Toplam tüketimin gelirle ilişkisinin istikrarlı olması, yatırım ve kamu harcamalarındaki değişmelerin millî gelir üzerindeki etkilerini incelemeyi kolaylaştırıyordu.
FRIEDMAN VE MODIGLIANI: REFAH TOPLUMUNUN TÜKETİCİSİ
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomik koşullar önemli ölçüde değişti. Batı ülkelerinde gelirler yükseldi, sosyal güvenlik sistemleri yaygınlaştı, finansal piyasalar gelişti ve tüketici kredileri genişledi. Hanehalkları tüketimlerini yalnızca mevcut gelirleriyle değil, birikimleri ve gelecekte bekledikleri kazançlarıyla da ilişkilendirebiliyordu. Üstelik uzun dönemli tüketim verileri yeni bir teorik sorun ortaya çıkarmıştı. Simon Kuznets’in bulguları, gelirler uzun dönemde yükselirken ortalama tüketim eğiliminin basit Keynesyen tüketim fonksiyonunun öngördüğü biçimde sürekli düşmediğini gösteriyordu. Bu, otonom tüketimde ifadesini bulan mali servet ve beklentilerin tüketim talebindeki etkisinin daha istikrarsız olabilme ihtimalini gösteriyor olabilirdi.
Milton Friedman, 1957’de yayımladığı Tüketim Fonksiyonu Teorisi adlı eserinde sürekli gelir hipotezini geliştirdi. Buna göre tüketiciler harcamalarını yalnızca cari gelirlerine değil, uzun dönemde elde etmeyi bekledikleri gelirlerine göre de belirlerler. Geçici gelir değişmelerinin tüketim üzerindeki etkisi, kalıcı gelir değişmelerinden daha sınırlı olabilir.
Franco Modigliani ve Richard Brumberg’in 1954’te geliştirdiği yaşam boyu gelir hipotezi de benzer bir mantığa dayanıyordu. İnsanlar çalışma hayatlarında kazandıkları gelirlerin bir bölümünü tasarruf ederek emeklilik dönemindeki tüketimlerini finanse edebilirler.
Burada hemen bir soru gelebilir: “Hocam, insanlar kazanmadıkları gelirlerinden nasıl harcama yapacaklar?” Cevap basittir: “Tüketici kredisi vasıtasıyla… Sonuçta bütün kredilerin kaynağı ülkenin toplam mali varlık stoku, yani servettir.” Yani otonom tüketimin etkisi… Modigliani ve Friedman’ın tezlerinin geçerli olması için dileyen herkesin likidite kısıtı olmadan krediye kavuşabildiği bir finans sistemi olması gerekir. Aynı zamanda, insanlar gelecekteki gelirlerini görebilmelidir. İnsanlar cari gelirlerini aşan tüketimlerini geçmiş tasarruflarını kullanarak, varlıklarını satarak veya borçlanarak finanse edebilirler. Ancak tüketicilerin krediye erişim imkânları birbirinden farklıdır. Friedman ve Modigliani'nin modellerinde öngörülen tüketimin dönemler arasında dengelenmesi, finansal piyasaların işleyişine ve hanehalklarının karşılaştıkları likidite kısıtlarına bağlıdır. Üstelik gelecekteki gelirlerin kesin olarak bilinememesi de tüketim kararlarını etkiler. Bu şartlar olmazsa, her iki teori de eksik kalır.
Bu teoriler Keynes’in cevaplamaya çalıştığı soruları bütünüyle ortadan kaldırmadı. Ancak tüketim davranışının arkasındaki dönemler arası karar mekanizmalarını ön plana çıkararak Neo-Klasik yaklaşımın yeniden güçlenmesine katkıda bulundu.
1970’LER: STAGFLASYON VE YENİ KLASİK DEVRİM
1970’lerde dünya ekonomisi yeni bir döneme girdi. Petrol krizleri, yükselen enflasyon ve artan işsizlik, savaş sonrasının istikrar politikalarını ciddi biçimde zorladı. Geleneksel Keynesyen modellerin bazı uygulamaları ekonomik gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalıyordu.
Bu ortamda Robert Lucas’ın öncülüğünde Yeni Klasik iktisat yükseldi. Rasyonel beklentiler yaklaşımı, iktisadi aktörlerin geleceğe ilişkin mevcut bilgileri kullanarak karar verdiklerini vurguluyordu. Lucas’ın eleştirisi özellikle önemliydi: Ekonomi politikaları değiştiğinde insanların davranışları da değişebilir. Dolayısıyla geçmiş verilerden elde edilmiş davranışsal ilişkilerin gelecekte aynı kalacağını varsaymak tehlikelidir.
Robert Hall, tüketim teorisini işte bu entelektüel ortamda yeniden ele aldı. Ancak onun çalışmasını yalnızca Keynesyenliğe yönelik ideolojik bir itiraz olarak değerlendirmek doğru olmaz. Hall, Friedman ve Modigliani’nin teorilerinden hareket ederek bunların rasyonel beklentiler altında hangi sonuçları doğurması gerektiğini araştırıyordu.
HALL’UN YENİLİĞİ: TÜKETİM NEDEN RASSAL YÜRÜYÜŞ İZLER?
Hall, 1978’de yayımladığı Yaşam Boyu–Sürekli Gelir Hipotezinin Stokastik Sonuçları: Teori ve Bulgular başlıklı makalesinde önemli bir soru sordu: Tüketiciler gelecekteki gelirlerini dikkate alarak rasyonel kararlar veriyorlarsa, tüketimin zaman içerisindeki hareketi nasıl olmalıdır?
Hall’un cevabı ilk bakışta şaşırtıcıydı. Bugünkü tüketim, geleceğe ilişkin mevcut bilgileri zaten içeriyorsa, yarınki tüketim değişmeleri ancak bugün bilinmeyen yeni bilgilerden kaynaklanacaktır. Belirli fayda fonksiyonu, faiz oranı ve sermaye piyasası varsayımları altında tüketim, rassal yürüyüş (random walk) olarak adlandırılan stokastik bir süreç izleyebilir.
Bu sonuç tüketicilerin rastgele kararlar aldığını söylemez. Tam tersine, ileriye dönük ve rasyonel davranmaları durumunda tüketim değişmelerinin önceden mevcut bilgiler kullanılarak sistematik biçimde tahmin edilemeyeceğini ifade eder. Hall’un asıl yeniliği budur: Friedman ve Modigliani tüketimin gelecekteki gelirlere bağlı olduğunu göstermişlerdi. Hall ise bu ilişkinin zaman serisi bakımından sınanabilir sonuçlarını ortaya koydu.
Yine de, burada önemli bir ekonometrik soruna değinmeliyiz: Rassal yürüyüş süreci birim kök içerir; ancak her birim köklü seri rassal yürüyüş izlemez. Üstelik deterministik trend etrafında durağan serilerle stokastik trend içeren seriler, özellikle sınırlı örneklemlerde birbirine oldukça benzeyebilir. Hall'un makalesini yazdığı dönemde modern birim kök sınamaları henüz gelişim aşamasındaydı. Hall, doğrudan birim kök testi uygulamak yerine, geçmiş bilgilerin tüketimi tahmin etme gücünü araştırmıştı. Sonraki yıllarda Nelson, Hall'un bulgularını farklı ekonometrik özellikler açısından yeniden değerlendirdi. Stock ve West ise Hall'un kullandığı testlerin, birim köklü seriler söz konusu olduğunda da belirli koşullar altında geçerli olabileceğini gösterdi.
Ancak teorik sonuçla ampirik bulguyu birbirinden ayırmak gerekir. Hall’un savaş sonrası ABD verileriyle yaptığı araştırmada geçmiş harcanabilir gelir, tüketim değişmelerini anlamlı biçimde tahmin edemiyordu. Buna karşılık hisse senedi fiyatlarının belirli bir öngörü gücü bulunuyordu. Dolayısıyla saf rassal yürüyüş hipotezi bütünüyle doğrulanmamıştı.
TÜKETİCİLER BİRBİRİNE BENZEMEZ
Hall’un Frederic Mishkin ile gerçekleştirdiği ve 1982’de yayımlanan araştırma, önemli bir başka sorunu ortaya koydu. Yaklaşık iki bin hanehalkının verileri incelendiğinde, tüketicilerin tamamının aynı biçimde davranmadığı görüldü.
Bulgular, ailelerin yaklaşık yüzde 80’inin yaşam boyu–sürekli gelir yaklaşımına uygun, kalan yüzde 20’sinin ise cari gelire daha duyarlı davrandığı bir modelle bağdaşıyordu. Elbette bu oranlar bütün toplumlar ve dönemler için geçerli sabitler değildir. Sonraki araştırmalar da tüketim davranışlarındaki farklılıkları doğruladı. Serveti bulunan, krediye kolay erişebilen bir tüketici ile gelirinin tamamını geçinmek için harcamak zorunda kalan bir kişinin aynı kararları vermesi beklenemez. Bu sonuç, bütün bir toplumu tek bir temsili tüketici üzerinden açıklamaya çalışan modellerin sınırlarını da gösteriyordu.
TÜKETİMİN İSTİKRARI VE MALİYE POLİTİKASI
Tartışmanın ekonomi politikası bakımından önemi burada ortaya çıkıyor. Keynesyen tüketim fonksiyonunda cari gelirden bağımsız otonom tüketim talebi, servet değişmeleri, kredi koşulları, güven düzeyi ve geleceğe ilişkin beklentilerden etkilenebilir. Bu unsurların öngörülemeyen biçimde değişmesi toplam tüketim talebini de hareketlendirebilir.
Geleneksel IS-LM analizinde tüketim talebindeki değişmeler IS eğrisini kaydırır. Eğer otonom tüketim görece istikrarlıysa hükümetin maliye politikası aracılığıyla hedeflediği millî gelir ve faiz bileşimine ulaşması daha kolay olabilir. Buna karşılık IS eğrisinin sürekli ve öngörülemeyen biçimde yer değiştirmesi, yani tüketim talebinin (ve buna ek olarak yatırım talebinin de) istikrarsız olması, politikaların zamanlamasını ve büyüklüğünü belirlemeyi güçleştirir. Buradaki sorun yalnızca kamu harcamaları çarpanının büyüklüğü değildir. Asıl mesele, ekonomi politikasının hedeflediği sonuçların ne ölçüde öngörülebileceğidir.
Elbette tüketimin rassal yürüyüş izlemesi, tek başına maliye politikasının etkisiz olduğunu göstermez. Tüketim değişmelerinin öngörülemezliğiyle dalgalanmaların büyüklüğü de aynı şey değildir. Ayrıca kredi kısıtları altındaki hanehalkları geçici gelir artışlarına daha güçlü tepki verebilir. Dolayısıyla maliye politikasının etkinliği, tüketicilerin beklentilerine, gelir dağılımına ve finansal koşullara bağlı olarak değişebilir.
SONUÇ: İKTİSATTA TEK TİP BİR TÜKETİCİ YOKTUR
Keynes, Friedman, Modigliani ve Hall farklı dönemlerde farklı sorulara cevap aradılar. Her biri tüketim davranışının belirli bir yönünü aydınlattı. Bu gelişme çizgisi, bir teorinin diğerini bütünüyle geçersiz kılmasından çok, iktisadi gerçekliğin farklı yönlerinin zaman içerisinde daha ayrıntılı incelenmesini temsil ediyor.
İnsan toplumları tek tip bireylerden oluşmaz. Gelir dağılımı, finansal kurumlar, beklentiler ve tarihsel koşullar değiştikçe tüketim davranışları da değişir. Bu nedenle iktisat biliminin görevi, bütün zamanlarda ve toplumlarda geçerli tek bir tüketim modeli bulmak değil, farklı modellerin hangi koşullarda açıklayıcı olduğunu araştırmaktır. Hall’un bilimsel katkısını önemli kılan da budur. Tüketim teorisine yeni bir cevap getirirken yeni soruların da önünü açmıştır.
Üçüncü yazıda, Michael Woodford’un bu gelişmelerden yararlanarak Yeni Keynesyen makroiktisadın oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu ve mikro temelli makroiktisadın Keynes’in düşüncesiyle ilişkisini ele alacağım.