Woodford ve yeni Keynesyen iktisat: Keynes’in mirası, neoklasik yöntem
2026 Nobel İktisat Ödülü’nü Robert E. Hall ile paylaşan Michael Woodford, modern para politikası teorisinin önde gelen isimlerinden biridir. Woodford’un çalışmaları, Keynesyen iktisadın temel sorularına neoklasik yöntemlerle cevap arayan Yeni Keynesyen yaklaşımın gelişmesinde belirleyici rol oynamıştır. Rasyonel beklentiler, dönemler arası optimizasyon, fiyat katılıkları ve eksik rekabet, bu yaklaşımın temel unsurlarıdır. Peki bireylerin rasyonel kararlarından hareket ederek Keynesyen sonuçlara ulaşmak mümkün müdür? Yeni Keynesyen İktisat hangi açılardan Keynesyen, hangi açılardan neoklasiktir? Yazı dizimizin son bölümünde Woodford’un bilimsel katkılarını, modern makroiktisadın yöntemsel dönüşümünü ve bu yaklaşımın açıklama gücüyle sınırlarını ele alacağım. Bu yazıda da yapay zekâ asistanım Daneel’in desteğinden yararlandım.
NOT: Bu yazı, yazarın iktisat teorisine ilişkin değerlendirmeleri ve tartışmaları temelinde, ChatGPT (OpenAI) desteğiyle hazırlanmıştır. Yazıdaki görüşlerin ve içeriğin sorumluluğu yazara aittir.
GİRİŞ: KEYNES’TEN YENİ KEYNESYENLERE… BİR TEORİNİN DÖNÜŞÜMÜ
1936’da Keynes’in Genel Teori’si yayımlandığında dünyanın temel ekonomik sorunu Büyük Buhran’dı. Keynes, kapitalist ekonomilerin kendiliğinden tam istihdam dengesine ulaşmak zorunda olmadığını, efektif talep yetersizliğinin kalıcı işsizlik yaratabileceğini göstermişti. Savaş sonrasında gelişen Keynesyen makroiktisat, millî gelir, tüketim, yatırım ve istihdam arasındaki toplulaştırılmış ilişkileri esas aldı. Ancak 1970’lerin petrol krizleri ve stagflasyonu, bu modellerin bazı uygulamalarını ciddi biçimde zorladı. Robert Lucas ve diğer Yeni Klasik iktisatçılar, makroekonomik modellerin bireylerin rasyonel kararlarına dayanması gerektiğini savundular. İnsanlar ekonomi politikaları değiştiğinde davranışlarını da değiştireceklerinden, geçmiş verilerden elde edilen ilişkiler gelecekte aynı biçimde geçerli olmayabilirdi.
Yeni Keynesyen İktisat işte bu tartışmaların içerisinden doğdu. Yeni Klasiklerin rasyonel beklentiler ve mikro temeller yaklaşımını büyük ölçüde benimsedi; fakat piyasaların her zaman etkin sonuçlar üreteceği görüşünü kabul etmedi. Böylece ilginç bir sentez ortaya çıktı: Neoklasik yöntemler kullanılarak Keynesyen sonuçlara ulaşılmaya çalışılıyordu.
RASYONEL BİREYLER KATI FİYATLAR VE EKSİK REKABET
Yeni Keynesyen yaklaşımın temel düşüncesi şudur: Bireylerin ve firmaların rasyonel davranması, ekonomik sistemin her zaman tam istihdamda ve etkin biçimde çalışmasını garanti etmez. Özellikle eksik rekabet koşullarında firmalar fiyatlarını belirleme gücüne sahiptir. Ancak fiyat değiştirmek maliyetli olabilir. Ayrıca ücret sözleşmeleri, fiyatlama alışkanlıkları ve piyasa yapıları nominal ve reel katılıklar yaratabilir. Bu koşullarda firmaların fiyatlarını hemen değiştirmemeleri, belirli modellerde, irrasyonel bir davranış değil, kârlarını maksimize etmeye yönelik kararlarının sonucu olabilir. Diğer bazı modellerde ise fiyat değiştirme fırsatının ne zaman doğacağı dışsal bir kısıt olarak kabul edilir.
1980’lerde Mankiw, Romer, Blanchard ve Kiyotaki gibi iktisatçıların katkılarıyla gelişen bu yaklaşım, eksik rekabetin ve küçük fiyat ayarlama maliyetlerinin önemli makroekonomik sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. 1991’de Mankiw ve Romer’in yayımladıkları iki ciltlik New Keynesian Economics derlemesinin ilk cildi eksik rekabet ve fiyat katılıklarına, ikinci cildi ise koordinasyon başarısızlıkları ve reel katılıklara ayrılmıştı.
Burada önemli olan sonuç şudur: Fiyatlar ve ücretler ekonomik koşullara anında uyum sağlamıyorsa, toplam talep ve parasal değişmeler üretim ile istihdamı etkileyebilir. Kısacası Yeni Keynesyenler, “Money is not a veil, at least in the short run!” diyorlardı. Para, en azından kısa dönemde, reel iktisadi değişkenleri kuvvetli şekilde etkileyebilirdi...
WOODFORD’UN KATKISI: FAİZLER BEKLENTİLER VE PARA POLİTİKASI
Michael Woodford’un en önemli eseri, 2003 yılında yayımladığı Interest and Prices: Foundations of a Theory of Monetary Policy başlıklı kitabıdır. Woodford’un katkısı fiyat katılıklarını veya rasyonel beklentileri keşfetmek değildir. Onun başarısı, tüketicilerin dönemler arası kararlarını, firmaların fiyatlama davranışlarını ve merkez bankasının faiz politikasını tutarlı bir dinamik model içerisinde bütünleştirmesidir.
Standart Yeni Keynesyen model üç temel ilişkiye dayanır.
Birincisi dinamik IS eğrisidir. Bugünkü toplam talep yalnızca cari gelire değil, gelecekte beklenen ekonomik koşullara ve reel faiz oranına da bağlıdır. Bu yaklaşımın arkasında Hall’un tüketim teorisinde karşılaştığımız dönemler arası optimizasyon anlayışı bulunur.
İkincisi Yeni Keynesyen Phillips eğrisidir. Firmaların fiyatlama kararları, beklenen enflasyon, üretim açığı ve maliyet koşullarından etkilenir. Fiyat katılıkları nedeniyle talep değişmeleri yalnızca fiyatları değil, üretimi de etkileyebilir.
Üçüncüsü merkez bankasının faiz politikasıdır. Merkez bankası, enflasyon ve ekonomik faaliyet düzeyindeki gelişmelere tepki vererek kısa vadeli nominal faiz oranını belirler.
Woodford bu ilişkileri, Knut Wicksell’in doğal faiz oranı yaklaşımını yeniden yorumlayan bir çerçeveye yerleştirdi. Ekonominin esnek fiyatlarla uyumlu doğal reel faiz oranı ile gerçekleşen reel faiz arasındaki farklılık, toplam talep ve enflasyon dinamikleri açısından önemlidir. Böylece para politikası yalnızca bugünkü faiz kararından ibaret olmaktan çıkar. Merkez bankasının gelecekte izleyeceği politikaya ilişkin beklentiler de bugünkü tüketim, üretim ve fiyatlama kararlarını etkiler. Bu nedenle merkez bankasının güvenilirliği, politika kuralları ve geleceğe ilişkin açıklamaları önem kazanır. Özellikle 2008 küresel finans krizinden sonra faizlerin sıfıra yakın düzeylere gerilediği koşullarda kullanılan ileri yönlendirme politikalarının teorik temellerinden biri budur.
DSGE MODELLERİ: KISA DÖNEMİ UZUN DÖNEMLİ OPTİMİZASYONLA AÇIKLAMAK
Woodford’un yaklaşımı, dinamik stokastik genel denge modellerinin, yani DSGE modellerinin gelişmesinde önemli rol oynadı. Bu modellerde hanehalkları, firmalar ve politika otoritelerinin kararları zaman içerisinde birbirlerine bağlıdır. Ekonomi çeşitli şoklara maruz kalır ve aktörler kararlarını geleceğe ilişkin beklentilerini dikkate alarak verirler. Burada dikkat çekici bir yöntemsel özellik bulunuyor.
Hanehalklarının tüketim ve tasarruf kararları, Ramsey–Cass–Koopmans geleneğindeki dönemler arası optimizasyon anlayışını hatırlatır. Aynı zamanda Friedman, Modigliani ve Hall’un tüketim teorileriyle de güçlü bir bağlantı vardır. Ancak dönemler arası optimizasyon kullanılması, modelin mutlaka uzun dönemli büyümeyi incelediği anlamına gelmez. Nitekim Woodford’un temel Yeni Keynesyen modelinde fiziksel sermaye birikiminin bulunması zorunlu değildir. Modelin amacı çoğunlukla kısa dönemli üretim, enflasyon ve faiz dalgalanmalarını incelemektir.
Dolayısıyla Yeni Keynesyen yaklaşım, uzun ufuklu bireysel optimizasyon yöntemlerini kısa dönemli makroekonomik istikrar sorunlarına uygulamaktadır. Bence Keynes’in özgün yaklaşımıyla arasındaki temel yöntemsel farklılıklardan biri budur.
KEYNES İLE WOODFORD ARASINDAKİ MESAFE: PARA VE BELİRSİZLİK
Keynes’in Genel Teori’sinde makroekonomik ilişkiler, toplulaştırılmış davranışlar ve belirsizlik altında alınan yatırım kararları üzerinden açıklanır. Yatırımcıların gelecekteki kârlılık beklentileri, tasarruf sahiplerinin likidite tercihleri ve efektif talep ekonominin istihdam düzeyini belirler. Burada belirsizlik, yalnızca olasılıkları hesaplanabilen risklerden ibaret değildir.
Woodford’un standart yaklaşımında ise tüketiciler ve firmalar, tanımlanmış stokastik süreçler altında optimizasyon yaparlar. Para politikası da esas olarak reel faiz ve beklentiler üzerinden reel ekonomiyi etkiler. Bu nedenle Keynes’in likidite tercihi teorisiyle Woodford’un faiz merkezli para politikası modeli aynı şey değildir. Üstelik iki iktisatçının yaşadığı dünya da aynı değildir.
Keynes’in 1936’da geliştirdiği para ve tahvil merkezli likidite analizi, günümüzün küreselleşmiş finansal sistemini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bugün farklı para birimleri, türev sözleşmeler, kripto varlıklar ve emtia bağlantılı finansal araçlar arasında son derece hızlı portföy değişimleri yaşanıyor. Likidite, finansal kurumların bilanço yapıları ve uluslararası sermaye hareketleriyle çok daha karmaşık ilişkiler içerisindedir. Fakat bu durum Keynes’in likidite tercihi düşüncesinin bütünüyle geçersiz olduğu anlamına gelmez. Belirsizlik karşısında likit varlık tutma arzusu hâlâ önemlidir. Değişen, bu davranışın gerçekleştiği finansal sistemin yapısıdır.
Aynı biçimde Woodford’un standart modelinin de sınırları vardır. Tek tip temsili aktör kullanıldığında farklı gelir gruplarının, bankaların, firmaların ve yatırımcıların bilgi kümeleri, risk tercihleri ve finansman koşulları yeterince temsil edilemeyebilir. Üstelik bireysel rasyonellik, toplumsal etkinliği garanti etmez. Eksik bilgi altında diğer aktörlerin davranışlarını izlemek bireysel açıdan rasyonel olabilirken, sürü davranışlarına ve koordinasyon başarısızlıklarına yol açabilir.
Woodford’un eksik ortak bilgi ve beklentiler üzerine çalışmaları, bu sorunların modern mikro temelli makroiktisat içerisinde de araştırılabildiğini göstermektedir.
SONUÇ: YENİ KEYNESYEN İKTİSAT NE KADAR KEYNESYEN?
Şimdi başlangıçtaki sorumuza dönebiliriz. Yeni Keynesyen İktisat, Keynes’in yöntemini aynen sürdüren bir yaklaşım değildir. Rasyonel beklentiler, bireysel optimizasyon ve dinamik genel denge yöntemleri bakımından neoklasik geleneğin devamıdır. Buna karşılık fiyat ve ücret katılıklarının, eksik rekabetin ve koordinasyon sorunlarının üretim ile istihdamı etkileyebileceğini göstermesi bakımından Keynesyen sonuçlara ulaşır.
Woodford’un bilimsel katkısı, bu sentezi sistematik bir para politikası teorisine dönüştürmesidir. Bu katkının önemini teslim etmek, modelin bütün makroekonomik sorunları açıklayabildiğini kabul etmeyi gerektirmez.
Aslında üç yazımızın ortak sonucu da budur.
Keynes, Friedman, Modigliani, Hall ve Woodford farklı dönemlerde, farklı ekonomik sorunlara cevap aramışlardır. Her birinin çalışması, iktisadi gerçekliğin belirli bir yönünü aydınlatmıştır.
İktisat teorilerinin değeri, bütün zamanlarda geçerli tek bir hakikati temsil etmelerinde değil, hangi koşullarda hangi sorunları açıklayabildiklerinde aranmalıdır. Bilim, önceki teorileri putlaştırarak veya bütünüyle reddederek değil, onların katkılarından yararlanıp açıklama sınırlarını aşmaya çalışarak ilerler.