Bir asırlık çınara vefa

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Kemalettin Altıntaş Hoca’nın ilim, irfan ve vefa mirası

“Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir” denilmiştir. Bazı insanlar vardır, onları tanımak yalnızca bir insanı tanımak değildir. Bir dönemin iklimine, bir irfan halkasının terbiyesine ve yıllar içinde olgunlaşmış bir hayat anlayışına da yakından bakmaktır. Çünkü insan, yaşadığı çağın yalnızca şahidi değildir. Bazen o çağın ahlakını, inancını, inceliğini ve mücadele biçimini de şahsında taşır. Bir büyüğün hayatına yakından bakmak, bu bakımdan, bir dönemin insanlık anlayışını da okumaktır. Merhum Kemalettin Altıntaş Hocamız benim için böyle bir isimdi. Onu hatırlarken yalnızca uzun ömrünü ve yürüttüğü din hizmetlerini değil, insanlarla kurduğu münasebetlerde beliren nezaketini, mümince duruşunu ve yıllar içinde olgunlaşan şahsiyetini de düşünüyorum. Bazı insanlar kendilerini anlatmak için çaba göstermez. Hâlleri, sözlerinden önce konuşur. Onların yanında insan, iyiliğin büyük iddialarla değil, çoğu zaman küçük ve devamlı davranışlarla ortaya çıktığını görür.

Kemalettin Hocamla hukukumuz 1976-1977 yıllarına kadar uzanıyor. Elli yıl önce kendisini tanımak, sofrasında oturmak ve sohbetinden istifade etmek nasip oldu. Hüseyin ve Mehmet Altıntaş kardeşlerle dostluğumuz, bu yakınlığın en canlı taraflarıydı. Hüseyin kardeşimle aynı sınıfta okuyor, aynı sırayı paylaşıyorduk. Gençlik yıllarımızın İstanbul’unda, seksen öncesinin çileli ve hareketli günlerinde, bir taraftan eğitimimizi sürdürürken diğer taraftan hayatı anlamaya, kendimize bir yol bulmaya çalışıyorduk. Beşiktaş Sinan Paşa Camii’ne gidip ders çalıştığımız, aile sofrasına oturduğumuz günleri asla unutamam. Yıldız Parkı, Taksim ve Beyoğlu caddeleri, Beşiktaş’ın çorbacıları, Ihlamurdere Caddesi ve 163 numaralı dükkâna yaptığımız gidiş gelişler, hafızamda o yılların canlı izleridir. Bunlar, dışarıdan bakıldığında sıradan gençlik hatıraları gibi görülebilir. Oysa insanın hayatı, çoğu zaman büyük hadiselerden çok, farkına varmadan yaşadığı böyle küçük zaman parçalarıyla biçimlenir. Birlikte yürüdüğünüz sokak, aynı sofrada paylaştığınız yemek, bir dostun evinde duyduğunuz güven, öptüğümüz el, aldığımız dua yıllar sonra geçmişin en sahici belgelerine dönüşür.

Dostluk, insanın yalnızca kendisiyle değil, dostunun ailesiyle, evinin havasıyla ve yetiştiği çevreyle de bağ kurmasıdır. Bir kapıdan içeri girdiğinizde gördüğünüz muamele, ikram edilen bir lokma, söylenen bir söz, o evin ahlakı hakkında size çok şey anlatır. Altıntaş ailesiyle kurduğumuz yakınlık da zamanla böyle bir gönül bağına dönüştü. Bu sebeple hatırladıklarım yalnızca iki arkadaşın gençlik günlerinden ibaret değildir. Bir aile sıcaklığının, dostluğun ve büyüklerimize duyduğumuz hürmetin de hatırasıdır.

BİR İRFAN HALKASI

Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin hayatına baktığımızda, karşımıza yalnızca kendi döneminde irşat hizmeti yürütmüş bir manevi şahsiyet çıkmaz. Onun hayatı, Nakşibendî-Hâlidî geleneğin edep, tevazu, gönül terbiyesi ve hizmet anlayışını sonraki nesillere taşıyan bir irfan çizgisinin de parçasıdır. Esad Erbili Hazretleri’nden aldığı manevi mirası, değişen zamanın şartları içinde sohbetleri ve şahsi örnekliğiyle sürdürmüş, insan yetiştirmeye önem vermiştir. Bu geleneğin devamında Musa Topbaş ve Osman Nuri Topbaş Efendinin yanı sıra Adanalı Hasan Akbaşgil, Mehmet Baysal, Faruk Karabucak, Yahyalılı Hasan Dinç ve Erenköylü Hikmet Tuzkaya, Tahir Büyükkörükçü, Ömer Kırazoğlu gibi isimler de anılır. Bu isimleri bir araya getiren asıl husus, yalnızca bir silsileye mensubiyet değil, manevi terbiyeyi hayatın içinde yaşatma gayretidir. Kemalettin Altıntaş Hoca Efendinin de içinde bulunduğu halka bu halkadır.

İrfan geleneğini anlamak için isimleri ve silsileleri bilmek önemlidir. Fakat asıl mesele, bu mirasın insanın ahlakında nasıl karşılık bulduğudur. Manevi bağlılık, yalnızca bir büyüğe muhabbet duymakla tamamlanmaz. O muhabbetin insanı daha dikkatli, daha merhametli, daha ölçülü ve daha sorumlu bir hayata yöneltmesi gerekir. Edep, bilginin insanla buluştuğu yerdir. Tevazu, insanın sahip olduğu imkânları kendine üstünlük sebebi yapmamasıdır. Hizmet ise insanın kendisini değil, üstlendiği vazifenin hakkını gözetmesidir. Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nde uzun yıllar imam-hatiplik yapan hocamızın hayatında Kur’an hizmetinin ayrı bir yeri vardı. Cami, yalnızca namaz vakitlerinde kapısı açılan bir yapı değildir. Orası, insanın Rabbine yöneldiği, çocukların Kur’an’la tanıştığı, her yaştan insanımızın dua ettiği, namaza durduğu, insanların sevinç ve kederlerini paylaştığı bir gönül mekânıdır. İmamlık da yalnızca ibadeti yönetmekten ibaret değildir. Bu vazife, insanlara yaklaşmayı, farklı hâlleri anlayabilmeyi, sözün ve davranışın sorumluluğunu taşımayı gerektirir.

Kur’an hizmetinin güzelliği, okunan ayetlerin hayatın içine taşınmasıyla belirginleşir. Doğruluk, merhamet, adalet, emanete riayet ve güzel ahlak, bu hizmetin insan ilişkilerinde görünür hâle gelen taraflarıdır. Din hizmetini yıllarca sürdürmek, hem bilgi hem sabır hem de insanı incitmemeye özen gösteren bir gönül terbiyesi ister. Bir vazifeyi yapmak kadar, onu hangi ahlakla yaptığımız da önemlidir. Kemalettin Hocamızın şahsiyetinde takdir ettiğim hususlardan biri, din hizmetini insanlarla kurduğu münasebetlerden ayrı düşünmemesiydi. Nezaketi, ölçülü tavrı ve mümince duruşu, onun hakkında zihnimde kalan belirgin özelliklerdir. İnsanın bir büyüğünden öğrendiği her şey kitaplardan gelmez. Bazen bir davranış, uzun bir açıklamadan daha çok şey öğretir. Bazen sesini yükseltmeden konuşan bir insan, vakar hakkında sayfalar dolusu yazıdan daha etkili bir örnek olur. Bazen bir gönlü incitmemeye gösterilen özen, bilginin ahlaka dönüşmüş hâlini gözler önüne serer.

İrfan, yalnızca çok şey bilmek değil, bildiğinin yükünü taşıyabilmek, tecrübeyi başkasına üstünlük kurmak için kullanmamak, gerektiğinde susmayı ve dinlemeyi bilmektir. İnsanların kusurlarını görmek kolaydır. Asıl incelik, bir yanlışı düzeltirken insanın onurunu koruyabilmek, kendi yanlışını tamir edebilmektir. Güzel ahlakın sınandığı yer de burasıdır. İnsan, kendisini haklı gördüğünde bile ölçüyü kaybetmemeli, sözünün karşısındaki gönülde nasıl bir karşılık bulacağını düşünmelidir. Bu sebeple nezaket, basit bir görgü kuralı değil, insanın karşısındakine verdiği değerin ifadesidir.

Vefatından yaklaşık on beş yirmi gün önce oğlu Hüseyin kardeşimle telefonla konuşmuştuk. Kendisine, “Kemalettin Üstadımın durumuna bir bakıver de uygun bir zamanda gelip ellerini öpeyim, dualarını alayım” demiştim. İçimde ziyaret etmek, elini öpmek, hâlini hatırını sormak ve duasını almak arzusu vardı. Ne yazık ki düşündüğüm ziyaret gerçekleşmedi. Son kez görüşme imkânını bulamadım. Bu hatırayı yazıya aktarırken içimde bir burukluk duyuyorum. Çünkü bazen insan, bir büyüğünü yeniden görebileceğini, bir dostunu aramak için önünde daha çok zaman bulunduğunu düşünür. Bir ziyaret sonraya kalır, bir telefon ertelenir, söylenecek söz başka bir güne bırakılır. Oysa hayat, bizim tasarladığımız takvime her zaman uymaz. Şimdi içimde kalan o ziyaret, tamamlanmamış bir cümle gibi duruyor. Keşke gidebilseydim, keşke ellerini öpüp duasını alabilseydim demenin faydası yoktur.

Böyle bir hatıranın ardından büyük sözler söylemeye gerek yok. İçimdeki pişmanlık, kendi başına yeterince açık bir hakikati anlatıyor. Muhabbet, yalnızca gönülde taşınan bir duygu olarak kalmamalı. İmkân varken hâl hatır sormalı, büyüklerimizin yanına gitmeli, tecrübelerini dinlemeli ve kendilerine duyduğumuz hürmeti davranışlarımızla göstermeliyiz. Çünkü sevginin değeri, yalnızca ne kadar içten hissedildiğiyle değil, vaktinde nasıl ifade edildiğiyle de ilgilidir.

Kemalettin Altıntaş Hoca’yı tanımış olmayı, sofrasında oturmayı ve sohbetinden istifade etmeyi hayatımın kıymetli hatıraları arasında görüyorum. Amacım, yakından tanıdığım bir büyüğümde gördüğüm güzellikleri, kendi tanıklığımın sınırları içinde samimiyetle kayda geçirmek. Bir insan hakkında yazmanın sorumluluğu da burada başlar. Övgü, gerçeği büyütmek değil, gerçekte bulunan güzelliği hakkıyla ifade etmektir.

Allah (cc) merhum Kemalettin Altıntaş Hocamıza rahmetiyle muamele buyursun. Kusurlarını affeylesin, kabrini nur, makamını âli, mekânını cennet eylesin. Evlatlarına, ailesine, talebelerine, dostlarına ve bütün sevenlerine sabr-ı cemil ihsan buyursun.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...