Adalet üzerine
Sözlük anlamıyla “haklıya hakkını vermek, her şeyi ait olduğu yere koymak, dengeli ve ölçülü olmak” anlamına gelmekte olan adalet; insanlığın var olduğu günden bu yana aradığı, toplumsal düzenin, güvenin ve huzurun vazgeçilmez mihenk taşı olarak karşımıza çıkmaktadır. Farklı bir ifadeyle adalet; yalnızca hukuki bir terim değil, bireysel ve toplumsal varoluşun ahlakî zeminidir.
Batı felsefesinde adaleti ilk kez sistemli biçimde sınıflandıran Aristoteles, Nikomakhos’a Etik adlı eserinde adaleti toplumsal ilişkilerdeki işlevine göre “dağıtıcı adalet (Justitia Distributiva)” ve “denkleştirici / düzeltici adalet (Justitia Commutativa)” olmak üzere iki ana türe ayırmaktadır. Dağıtıcı adalet; toplumdaki şeref, onur, servet ve kamu kaynaklarının bireylere adil biçimde paylaştırılması olarak anlatılır. Burada mutlak bir eşitlikten ziyade liyakat, yetenek ve topluma katkı oranında bir orantılı eşitlik esastır. Denkleştirici adalet ise bireyler arasındaki alım-satım, sözleşmeler veya haksız fiillerdeki ilişkiyi düzenlemekte, edimler arasındaki dengeyi korumayı ve bozulan eşitliği mutlak bir şekilde yeniden sağlamayı hedeflemektedir. Yazılı kanunların katılığını somut olayın özelliklerine göre yumuşatan ve vicdanı devreye sokan hakkaniyet (epieikeia) kavramı ise, adaletin tamamlayıcı unsuru olarak vurgulanmaktadır.
Hazreti Ali “Devletin dini adalettir” derken, devletlerin vatandaşlarının dini, ırkı ve diğer özelliklerine bakılmaksızın adil olması gerektiğini vurgulamaktadır. Modern hukuk düzenleri, adaleti soyut bir temenni olmaktan çıkarıp, Hazreti Ali’nin sözünü doğrularcasına bağlayıcı metinlerle teminat altına almaya çalışmıştır.
Anayasamızın 2’nci maddesi; Türkiye Cumhuriyeti’ni “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlayıp, devletin tüm eylemlerinde adalet anlayışına dayanmasını şart koşarken, 10’uncu maddesi; kanun önünde eşitlik ilkesini düzenlemekte ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını hükme bağlamaktadır. 36’ncı maddesi ise; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” hükmünü koyarak hak arama hürriyetini anayasal güvenceye kavuşturmaktadır.
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS); 6’ncı maddesinde çağdaş hukukun evrensel standartlarını belirlerken, herkesin, kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, makul bir süre içinde ve alenî olarak yargılanma hakkını güvenceye almaktadır.
İslam medeniyetinde adalet, inancın ve kamu düzeninin merkezinde yer almaktadır. Kur’an-ı Kerim’de adalet, hislerden ve kişisel çıkarlardan bağımsız tutulması gereken mutlak bir ilke olarak düzenlenmiştir. “Şüphesiz Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisâ Suresi, 58), “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır” (Mâide Suresi, 8) ve daha birçok ayeti kerimede mutlak adalet emredilmektedir.
Hazreti Peygamber (s.a.v.), adaleti toplumsal huzurun anahtarı olarak göstermiştir. “Adaletli davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerindedirler”, “Bir saat adaletle hükmetmek, altmış yıl ibadet etmekten daha hayırlıdır” mealindeki hadisi şeriflerde adaletin önemini vurgulan Peygamberimiz, “Kızım Fatıma dahi olsa, suç işleseydi cezasını verirdim” mealindeki beyanıyla da hukuk önünde eşitliğin tavizsiz uygulanacağını en güçlü şekilde ifade etmiştir. İnsan hakları ve adalet açısından tarihi bir dönüm noktası olan Veda Hutbesindeki “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Beyazın siyaha, siyahın beyaza, Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvayla (sorumluluk bilinciyle)dir” ifadesi, soy, ırk ve sınıf üstünlüğünü reddeden hakiki adaletin zeminini çizmektedir.
Adalet sadece İslam dininin değil, diğer dinlerin de ana ilkelerinden biridir. Tevrat’ta; “Yargıda haksızlık yapmayacaksınız. Yoksula ayrıcalık göstermeyecek, zengine iltimas etmeyeceksiniz. Komşunuzu adaletle yargılayacaksınız” (Levililer 19:15) “Yargıda adaleti saptırmayacaksın. Taraf tutmayacaksın. Rüşvet almayacaksın, çünkü rüşvet bilge kişilerin gözlerini kör eder, haklıların davasını bozar. Adaletin, yalnız adaletin ardından gidin” (Yasa’nın Tekrarı 16:19) ayetleri ve daha birçok ayette adalet ve dürüstlük emredilmekte, adalet düzeni toplumsal yaşamın sarsılmaz kuralı olarak sunulmaktadır. İncil’de; “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler! İkiyüzlüler! Siz nane, dereotu ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa'nın daha önemli konularını —adaleti, merhameti ve sadakati— ihmal edersiniz” (Matta 23:23) ve “Görünüşe göre yargılamayın, yargınızı adil kılın” (Yuhanna 7:24) başta olmak üzere yine birçok ayette adalet ve hakkaniyet emredilmektedir.
Kadim kültürümüzde de “Adalet mülkün temelidir” ilkesi devletin ve kamu düzeninin ancak adaletle ayakta kalabileceğini vurgularken, “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” şeklindeki atasözü öz eleştiri ve hakkaniyetli yaklaşım ilkesini vurgulamaktadır. Platon; “Adalet, ruhun ve devletin en yüksek düzenidir” derken, Martin Luther King Jr.; “Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için bir tehdittir” diyerek adaletin evrensel niteliğini özetlemektedir.
Adalet, sadece mahkeme salonlarında dağıtılan hukuki kararlardan ibaret değildir. Zira, sadece siyasal iktidarın ya da yargı erkinin değil, aynı zamanda toplumun en küçük yapı taşı olan anne-babadan tutun, okulda öğretmene, iş yerinde patrona, arkadaşların birbirine, esnaf ve tacirden müşteriye kadar herkesin istisnasız benimsemesi gereken bir ilkedir. Adaletin zedelendiği bir toplumda güven kaybolur; güvenin olmadığı yerde ise ne huzur kalır ne de medeniyet kök salabilir.