Zamanın donduğu yer: 3600 yıllık duvarlar ve hızlı trenler
Çin’i anlamaya çalıştıkça şunu fark ediyorum: Bu ülke sadece bugünden ibaret değil. Aynı anda hem binlerce yıl öncesini hem de geleceği yaşayan bir yapı var karşımda. Bunu en net hissettiğim yerlerden biri ise Zhengzhou oldu.
Şehre dair zihnimde oluşan ilk görüntü, inanması zor bir karşıtlık üzerine kurulu. Bir tarafta saatte 300 kilometre hızla ilerleyen yüksek hızlı trenler… Diğer tarafta ise tam onların hemen yanı başında yükselen 3600 yıllık antik şehir duvarları. Bu iki görüntü yan yana geldiğinde, zaman sanki tek bir çizgide akmıyor gibi hissediyorum.
Bu duvarların sadece birer kalıntı olmadığını öğrenince daha da etkileniyorum. Shang Hanedanı döneminden bugüne uzanan katmanlarıyla, Çin tarihinin adeta somut bir hafızası gibiler. Zhengzhou’nun aynı zamanda Çin demiryolu ağının merkezlerinden biri olması ise bu kontrastı daha da güçlü hale getiriyor. Bir yanda “sıkıştırılmış toprak” ile inşa edilmiş geçmiş, diğer yanda çelik raylarla kurulan gelecek… İkisi aynı şehirde, aynı gökyüzünün altında.
Zhengzhou’yu düşündüğümde bir başka şey daha dikkatimi çekiyor: Buradaki şehirleşme sadece modernlik değil, aynı zamanda köklü bir medeniyetin devamı gibi. Çünkü Çin’in kendisini anlattığı yerlerden biri de burası. Halkın kendini Yandi ve Huangdi’nin torunları olarak görmesi, bu süreklilik hissini daha da güçlendiriyor. Sarı Nehir kıyısında yükselen dev heykelleri düşündüğümde, aslında bir şehirden çok bir medeniyet anlatısı görüyorum.
Özellikle Sarı Nehir… Çinlilerin “Ana Nehir” dediği bu dev su yolu, sadece coğrafi bir unsur değil. 5000 kilometreyi aşan uzunluğuyla, Çin medeniyetinin şekillenmesinde en temel unsurlardan biri olmuş. Bu nehrin kıyısında yaşamak, aslında binlerce yıllık bir hikâyenin içinde yaşamak gibi geliyor bana.
Ama Zhengzhou’nun beni en çok şaşırtan yönü, geçmişten çok geleceğe açılan yüzü oluyor.
Bugün bu şehirde on milyonlarca insan yaşıyor ve şehir, sadece tarihî bir merkez değil; aynı zamanda büyük bir sanayi ve teknoloji üssü. Sokaklarda yapay zekâ ile çalışan otonom araçların hareket etmesi ya da tren istasyonlarında robotların hizmet vermesi, burayı klasik bir metropolün çok ötesine taşıyor.
Bir diğer dikkat çekici yön ise Zhengzhou’nun Yeni İpek Yolu üzerindeki konumu. Çin-Avrupa tren hatları sayesinde bu şehir, Asya ile Avrupa arasında dev bir lojistik köprü haline gelmiş durumda. Ürünlerin deniz yoluna göre çok daha hızlı, hava yoluna göre daha ekonomik şekilde taşınması, bu şehri küresel ticaretin kritik noktalarından biri yapıyor. Bunu düşündüğümde, aslında sadece bir şehir değil, dünyanın ekonomik akışının bir parçasını izlediğimi hissediyorum.
Ama tüm bu modernliğin içinde beni en çok yakalayan şey, şehrin tadı ve kokusu oluyor.
Zhengzhou denince aklıma gelen ilk şey Hui eriştesi. Kemik suyuyla saatlerce pişirilen bu yemek, bana sadece bir lezzet değil, aynı zamanda sabrın ve geleneğin bir ifadesi gibi geliyor. Yoğun bir şehir temposunun içinde bile bu kadar derin bir mutfak kültürünün yaşaması beni şaşırtıyor.
Ve sonra şehirden biraz uzaklaşıp Film Kasabası’na gittiğimi hayal ediyorum. Bir anda modern şehir yok oluyor ve kendimi 100 yıl öncesinin Çin’inde buluyorum. Kırmızı fenerlerle süslenmiş sokaklar, Siheyuan avluları ve geleneksel kıyafetler… Özellikle Çipao (Qipao) giyen insanların arasında yürümek, sanki başka bir zamana geçmek gibi.
Burada fark ettiğim şey şu oluyor: Zhengzhou sadece geçmişi koruyan bir şehir değil, aynı zamanda geçmişi yeniden yaşatan bir alan. İnsanlar burada sadece izlemiyor, aynı zamanda o tarihin içine dahil oluyor.
Sonuçta Zhengzhou bana şunu hissettiriyor: Çin’de zaman düz bir çizgi değil. Geçmiş, bugün ve gelecek aynı anda var olabiliyor. Ve bu şehir, bu üç zamanı birbirine bağlayan en güçlü noktalardan biri.
Benim için Zhengzhou, zamanın durmadığını ama farklı hızlarda aktığını gösteren bir yer.