Kadın mı üstün, erkek mi?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

“Kadın ne ister, erkek ne anlar?”

Bu cümleyi hepimiz en az bir kez duyduk.

Kimi zaman bir kahkahanın konusu oldu, kimi zaman bir tartışmanın bahanesi… Kimi zaman da kadınlarla erkekler arasındaki iletişim farklılıklarını anlatmak için kullanıldı.

Ama bu sorunun altında aslında çok daha önemli bir mesele yatıyor:

Birbirimizi gerçekten dinliyor muyuz?

Çünkü kadınla erkek arasındaki ilişkiyi yalnızca “kadın şöyle düşünür, erkek böyle düşünür” kalıplarına sıkıştırmak kolay.

Asıl zor olan, farklılıkların nereden kaynaklandığını anlamak.

İlişkilerde sık karşılaşılan bir tablo vardır.

Kadın yaşadığı bir problemi anlatır.

Aslında çoğu zaman istediği şey hemen bir çözüm değildir.

Dinlenmek, anlaşılmak ve duygusunun karşı tarafta karşılık bulduğunu görmek ister.

Erkek ise aynı konuşmayı farklı okuyabilir.

“Peki ne yapalım?”

“Bunu nasıl çözeriz?”

“Şöyle yaparsan sorun ortadan kalkar.”

İşte tartışmanın başladığı yer tam da burasıdır.

Kadın:

“Beni anlamıyorsun.”

Erkek:

“Ama çözüm öneriyorum.”

İki taraf da kendi açısından haklı olduğunu düşünür.

Oysa ortada bazen bir haklılık meselesi bile yoktur.

Sadece iki farklı iletişim beklentisi vardır.

Elbette bu durum bütün kadınlar ve bütün erkekler için geçerli değildir. İnsanların kişiliği, yetişme biçimi, kültürü ve yaşadığı deneyimler iletişim tarzını ciddi biçimde etkiler.

Dolayısıyla “bütün kadınlar böyledir” veya “bütün erkekler şöyledir” demek bilimsel açıdan da hayatın gerçekliği açısından da doğru değildir.

Kadın ve erkek arasındaki farklılıkları anlamaya çalışırken biyolojiyi de toplumu da hesaba katmak gerekiyor.

İnsanların biyolojik cinsiyetleriyle ilişkili bazı ortalama farklılıklar bulunabilir. Ancak bunları bireylerin davranışlarını kesin olarak belirleyen kurallar gibi görmek doğru değildir.

Çünkü insan davranışı yalnızca hormonlardan veya biyolojiden ibaret değildir.

Aile…

Eğitim…

Kültür…

Yaşanılan toplum…

Çocukluk deneyimleri…

Hatta kişinin içinde bulunduğu ilişki bile davranışları değiştirebilir.

Dolayısıyla bugün bir erkeğin daha duygusal, bir kadının daha çözüm odaklı olması hiç de şaşırtıcı değildir.

İnsan, istatistiklerden daha karmaşıktır.

Kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi anlamak için tarihe bakmak da gerekiyor.

İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde kadın ve erkeğin toplumsal rolleri değişti.

Avcı-toplayıcı topluluklarda farklı iş bölümleri vardı.

Tarım toplumlarıyla birlikte üretim biçimi değişti.

Sanayi Devrimi çalışma hayatını dönüştürdü.

Kadınların eğitim ve iş hayatına katılımı arttı.

  1. yüzyılda kadınların siyasi, ekonomik ve sosyal hakları konusunda büyük değişimler yaşandı.

Bugün ise kadın ve erkeğin toplumsal rollerinin geçmişte olduğu gibi değişmez ve tek tip olmadığı çok daha açık biçimde görülüyor.

Bir başka ifadeyle:

Kadın ve erkek arasındaki farkların bir bölümü biyolojik özelliklerle ilişkiliyken, önemli bir bölümü de içinde yaşadığımız toplum tarafından şekillendiriliyor.

Bu nedenle bugün “kadınların görevi budur” veya “erkekler böyle davranmalıdır” şeklindeki kesin hükümler, değişen toplumsal gerçeklikle her zaman örtüşmüyor.


 

Aslında bu sorunun kendisi yanlış yerden başlıyor.

Çünkü insan ilişkilerini bir yarışa çevirdiğimiz anda kaybediyoruz.

Kadın mı daha zeki?

Erkek mi daha güçlü?

Kadın mı daha duygusal?

Erkek mi daha mantıklı?

Kadın mı daha iyi lider?

Erkek mi daha başarılı?

Bunların hiçbiri bütün kadınlar veya bütün erkekler için geçerli olacak kadar basit sorular değil.

Üstelik “üstünlük” neye göre ölçülecek?

Fiziksel güç mü?

Empati mi?

Analitik düşünme mi?

İletişim becerisi mi?

Sabır mı?

Risk alma mı?

Liderlik mi?

Bir insanın güçlü olduğu alan, başka bir insanın güçlü olduğu alanla aynı olmak zorunda değil.


 

Bence kadın ve erkek ilişkilerindeki en büyük problem, farklı olmak değil.

Farklılığı tehdit olarak görmek.

Bir kadın erkeğin kendisini anlamadığını düşündüğünde…

Bir erkek kadının kendisini sürekli eleştirdiğini düşündüğünde…

İki taraf da kendi penceresinden bakmaya başlıyor.

Sonra iletişim yerini savunmaya bırakıyor.

Savunma yerini suçlamaya…

Suçlama yerini kırgınlığa…

Ve bir süre sonra iki insan aynı evin içinde birbirine yabancı hale gelebiliyor.

Oysa bazen yapılması gereken çok daha basit:

Önce dinlemek.

Hemen cevap vermemek.

Karşımızdakinin ne söylemeye çalıştığını anlamaya çalışmak.

Ve en önemlisi, karşımızdaki insanı “kadın” veya “erkek” kimliği üzerinden değil, birey olarak görmek.


 

Toplum olarak kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi zaman zaman bir güç mücadelesine dönüştürüyoruz.

“Kadınlar erkekleri yönetiyor.”

“Erkekler kadınları anlamıyor.”

“Kadınlar çok duygusal.”

“Erkekler duygusuz.”

Bu kalıpların her biri gerçek hayatın yalnızca küçük bir bölümünü anlatabilir.

Çünkü milyonlarca insanın yaşadığı ilişkileri birkaç cümlelik genellemelerle açıklamak mümkün değil.

Kadın ve erkek birbirinin rakibi değil.

Aynı zamanda birbirinin aynısı da değil.

Farklılıkların olduğu yerde anlaşmazlık ihtimali vardır.

Ama doğru iletişim kurulduğunda aynı farklılıklar ilişkinin gücüne de dönüşebilir.


 

Belki de artık “Kadın ne ister, erkek ne anlar?” sorusunu biraz değiştirmemiz gerekiyor.

Asıl sorumuz şu olmalı:

“İnsan karşısındaki insanı gerçekten anlamak için ne kadar çaba gösteriyor?”

Çünkü iyi bir ilişkinin sırrı kadınların erkekleri, erkeklerin de kadınları tamamen çözmesi değil.

İki insanın birbirini anlamaya çalışmasıdır.

Kadın da erkek de zaman zaman yanlış anlaşılabilir.

Kadın da erkek de haklı olabilir.

Kadın da erkek de hata yapabilir.

Ve belki de bütün mesele tam burada başlıyor:

Üstün olanı bulmakta değil, birbirini tamamlayabilmekte.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...