Vitrindeki mutluluk, kalpteki haset: Yüzyılın vebası
Kapitalizmin sadece bir ekonomik model olduğunu sanıyorsak, büyük bir yanılgı içindeyiz. O, artık sofradaki ekmeğimizden ziyade, ruhumuzun derinliklerine sızan sinsi bir yaşam biçimi. Bizi maddi olarak belki “var” kılan ama manevi olarak yavaş yavaş “yok” eden, içten içe kemiren bir düzenek.
Son yüzyılın en büyük hastalığı ne kanser ne de viral salgınlar... Çağımızın vebası; “kanaatsizlik” ve onun gölgesinde büyüyen “haset”.
Eskiden "komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturuyla büyüyen bir medeniyetin çocuklarıydık. Şimdi ise "Komşumun arabası benimkinden modelse, ben niye huzursuz uyuyorum?" diyen bir nesle evrildik. Kapitalizmin bizi bitiren tarafı tam olarak bu: Bize sürekli eksik olduğumuzu fısıldaması.
Sistem bize, mutluluğun satın alınabilir bir meta olduğunu öğretti. Öyle bir illüzyon ki bu; üzerimizdeki kıyafetin markası, karakterimizin önüne geçer oldu. Marka çılgınlığı, bir kalite arayışı değil, bir statü savaşına dönüştü. İnsanlar, sevmedikleri insanlara, aslında sahip olmadıkları paralarla hava atabilmek için ömürlerini tüketiyorlar. Bir etiketin, bir logonun insan onurundan daha değerli sayıldığı, tuhaf ve acımasız bir dönemden geçiyoruz.
Ve o tehlikeli kıyaslama cümlesi düşüyor dillere: “Onun oyu var, benim niye yok?”
Bu cümledeki “oy” kelimesini sadece sandıktaki oy pusulası sanmayın. Bu; “Onun hakkı var da benim niye yok? Onun lüksü var da ben niye mahrumum? O konuşuyor da ben niye susuyorum?” isyanının, doyumsuzluğun dışavurumudur. Hak aramak ile haset etmek arasındaki o ince çizgi kayboldu. Başkasının elindekine göz dikmek, kendi elindekinin kıymetini bilmemek, toplumsal huzurun altına döşenmiş bir dinamit gibidir.
Haset, başkasının sahip olduğu nimetin ondan gitmesini istemektir. Kanaatsizlik ise, elindekiyle yetinmeyip sürekli “daha fazlası” için ruhunu hırpalamaktır. Bugün toplumsal huzursuzluğun artmasının, ruhların bu denli yorulmasının, insanların tahammülsüzleşmesinin ve en ufak trafikte kavganın cinayete varmasının temelinde bu doyumsuzluk yatmaktadır.
Çünkü kapitalizm, “şükür” kelimesini sözlüğümüzden silip yerine “hırs” kelimesini monte etti.
Oysa insanı insan yapan, giydiği marka değil, taşıdığı vicdandır. Bizi değerli kılan, başkalarından ne kadar üstün olduğumuz değil, elimizdekini ne kadar paylaşabildiğimizdir.
Bu gidişata bir “dur” demenin vakti geldi de geçiyor. Vitrinlerin ışıltısına kapılıp içimizdeki ışığı söndürmeyelim.
Unutmayalım ki; dünyanın bütün markaları bir araya gelse, kefenin cebi olmadığı gerçeğini değiştiremez; asıl zenginlik, herkesin "daha fazla" diye bağırdığı bir çağda, "bu kadarı bana yeter" diyebilen o asil duruşta gizlidir.
Muhabbetle…