İngilizler Yunanistan’a nasıl bakıyor(muş)?
Geçen hafta medyada Yunanistan ile ilgili şöyle ilginç bir haber vardı: Yunan ordusuna kadınlar da alınacak. Gönüllülük esâsına dayanan bu karârın amacı, Yunan ordusundaki asker sayısını artırmak. Bunun iki alt amacı var: Birincisi, işsizlik oranını düşürmek. İkinci alt amaç ise Türkiye’ye mesaj vermek. Maalesef Yunan siyasetçileri hâlâ Türk düşmanlığından oy devşirme uygulamasından vazgeçmediler. Onlar târihten ders almıyor ama biz, Türkiye olarak gerek askerî, gerek siyâsî gerekse akademik olarak dersimize çalışıyoruz.
Bu yazıda size, yapılan akademik çalışmaların birinden bahsetmek istiyorum. Ama önce biraz târihsel arka plâna bakalım.
Osmanlı, bir devlet olmasının ötesinde, varlığıyla hem Türklüğe hem de tebâsındaki milletlere âit (dil, din, mimari, mutfak, eğitim, eğlence, giyim, vb.) her ne varsa koruyan, zenginleştiren ve dönemler içinde güncel tutan bir sosyopolitik yapıydı. Bu yapı olmasaydı, günümüzdeki Türklük ve Türk dili olmayacağı gibi, belki değil sâdece Yunanlar, Bulgarlar, Hırvatlar, Macarlar ve benzeri diğer milletlerin millî varlığı, mensup oldukları Ortodoksluk bile olmayabilirdi. Onlar Katolik kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ettikleri için varlıklarını sürdürebildiler. Osmanlı, tebâsındaki Ortodoksları, Katoliklere karşı korudu. Dolayısıyla Osmanlı, sâdece bir devlet değil, bir milletler topluluğuydu. Osmanlı, siyâsî olarak yıkıldıktan sonra başlayan, dönem dönem ve bölge bölge devam eden kargaşalar bunun tâlihsiz bir ispâtıdır.
Osmanlı’nın yıkılışını ilk toprak kayıplarıyla başlatanların bir bölümü, bunun en büyük örneği olarak Yunanistan’ın 1821’deki bağımsızlığını gösterirler. Yunanistan’ın bağımsızlığı ile başlayan süreç, geri döndürülememiş ve daha önce kaybedilen topraklar geri alınırken, Yunanistan âdeta sürüye kurt getiren köpek gibi kötü örnek olmuştur.
Yunanistan’ın bağımsızlığı sâdece Yunan halkını ilgilendiren bir durum ve sonuç değildir. Zira bu sonuç, Yunan halkının kendi becerisiyle değil, başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Rusya’nın büyük destekleriyle ortaya çıkmış ve kalıcı olmuştur. Yunanistan’ın günümüzde bile ekonomik ve siyâsî olarak hâlâ İngiltere’ye ve Avrupa’ya bağlı ve bağımlı olmasında bu desteğin etkileri vardır. Yunanistan’dan Türkiye karşıtı bir ses çıkıyorsa, o sesin mikrofonu İngiltere’dedir.
Yunan halkı, dört yüz yılı aşkın bir süre Türk idâresindeyken sâhip olduğu serbestliği, bu serbestliği tanıyan Osmanlı’ya savaş açacak kadar güçlenmek için fırsat olarak kullanırken, yüzlerce yılın izlerini de silmekte hiç gecikmemiştir. Günümüzde depo, restoran, eğlence yeri gibi faaliyetlerde kullanılacak kadar “şanslı” olmayan Osmanlı’ya âit dinî ve sivil yapı yok edilmiştir. Bunun sebebini basit bir Müslüman ve Türk düşmanlığı veya iyilikten maraz doğar gibi kültürel yaklaşımlarla ortaya çıkarmak pek de mümkün değildir. Bunun daha derinlerdeki sebeplerini anlamak ancak sosyal bilimlerde merkezî bir yere sâhip olan Tarih bilimi ile mümkündür.
İNGİLTERE’NİN YUNAN “SEVGİSİ”
Bize bunun mümkün olduğunu gösteren çalışmalardan biri, Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan İngiltere’nin Yunanistan Raporları adlı çalışmadır. Pınar Güven’in çevirisiyle, Ali Satan ve Resul Yavuz’un editörlüğünde sunulan çalışma üç ciltten oluşmaktadır. İlk iki cildi okuyucuyla buluşmuş ve e-kitabına Türk Tarik Kurumu’nun internet sitesinden ücretsiz olarak ulaşmak mümkündür. E-kitabı, PDF olarak indirmenizi ve arşivlemenizi tavsiye ederim.

Bu çalışmanın en büyük özelliği, yanı başımızda bulunan, coğrafya birliği içinde olduğumuz; müziğimizle, yemeklerimizle, kelimelerimizle büyük bir târihin kültür ortaklığını yaptığımız Yunanistan’ın üçüncü ülkeler tarafından nasıl görüldüğünü görme imkânı sunmasıdır. Bu çalışmada İngiltere’nin sâdece Yunanistan’a bakışını değil, yakın coğrafyadaki Bulgaristan, Romanya, Mısır, Karadağ, Makedonya gibi ülkelerle ilgili yaklaşımı da yer almaktadır. İsyancı çetelerden grevlere, emekli maaşlarından demiryolları ve akarsuların durumlarına kadar ayrıntılarıyla bilgi verilen raporlarda günümüz diplomasi ve istihbarat çalışmalarının da yararlanacağı değerli bilgiler titiz bir çalışma ile sunulmaktadır.
Bu çalışmada bir sosyal antropolog olarak beni en çok cezbeden şey, antropolojinin ilgi alanı olan herhangi bir konunun gerek diplomasi gerek ticâret, gerekse askerî açıdan bir rapor konusu olabildiğini görmektir. Bu raporlarda bir toplumu siyâsî, askerî veya ticârî amaçlarla kullanmak veya onunla iş birliği yapmak için nasıl tanımamız gerektiği, bunun için elde edilen ham verilerin nasıl bilgi ve istihbarat unsuru hâline getirilebileceği görülmektedir.
“İngiliz ajanı” deyince bizim aklımıza Arabistanlı Lawrence gelir. Onu da İngilizlerin kendi yaptıkları filmlerden biliriz. Ama Yunanistan ve sonrasında tüm Balkanların bizden koparılmasında etkili olan Atinalı, Selanikli, Kosovalı, Üsküplü, Filibeli, Sofyalı, Prizrenli, Belgradlı kaç tâne Lawrence benzeri ismin olduğunu, bunların nerelerde yetiştirildiğini ve nasıl çalıştığını bilmeyiz. Bunları bilmediğimiz sürece, 16 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlar tarafından neden işgâl edildiğini, Yunanların İngilizler tarafından buna nasıl ikna edildiğini; daha öncesinde 1. Balkan Harbi’nde Osmanlı’ya karşı savaşan ülkelerin, 2. Balkan Harbi’nde neden birbiriyle savaştığını anlayamayız. Bunları anlamamak, dün düşman olduğumuz ülkelerle bugün neden iş birliği içinde olduğumuzu anlamamızı engeller.
Çalışmanın birinci cildi, Balkan Savaşları ve Öncesi 1906-1913, ve ikinci cildi Türk İstiklâl Harbi ve Lozan Barış Konferansı Dönemi 1920-1923 alt başlıklarını taşımaktadır. Hazırlanmakta olan üçüncü ciltte de Lozan Sonrası Yunanistan’daki Gelişmeler konuları ele alınacaktır.
YAYIN DİLİ
Söz konusu Tarih olunca ve bir de işin içinde “hizmete özel” ve “mahrem” içerikli istihbarat ve diplomasi raporları olunca, okuyucu zor bir metinle karşılaşacağını düşünebilir. Ama çalışmada, bir roman ya da hikâye kadar olmasa da, okuyucuyu yormayan akıcı bir dil kullanılmıştır. Burada raporların kaynak dili olan İngilizcedeki anlatım şekline de sâdık kalındığı anlaşılmaktadır. Zira bu raporların tutulduğu ve İngiltere’ye gönderildiği şartlarda, ağır ve ağdalı ifâdelerin olduğu, deşifre edilirken yanlış yapılma ihtimâlini yükseltecek bir dilin kullanılmaması gerekir. Bu özelliği ile bu üç ciltlik çalışma, üniversitelerimizin Çeviribilim bölümlerinin çalışma konularına da malzeme olacak özelliktedir.
POPÜLER TARİHTEN TOPLUMSAL TARİHE
Tarih, ülkemizde televizyon programlarından haftalık dergilere ve dizilere kadar birçok mecrada popüler bir hâle geldi. Ben de bu konuyla ilgili SETA Vakfı yayınlarından çıkan “Normalleşme Sürecinde Tarihin Popülerleşmesi ve Medya”(1) başlıklı bir rapor kaleme almıştım. Tarih’in bu kadar popüler olduğu ülkemizde, konuya televizyon dizilerinin seviyesinden daha ciddi ve bilimsel bir seviyede yaklaşmanın zamânı geldiğini düşünüyorum. Bu çalışma başta olmak üzere, Türk Tarih Kurumu yayınlarına e-kitap olarak ücretsiz ulaşabiliyor olmamız birçok mâzereti ortadan kaldırmaktadır. Tarih’e bu kadar önem veren ve ilgi gösteren bir toplum olarak Türk Tarih Kurumu’na ve emek harcayan hocalarımıza teşekkür etmemiz gerekmektedir.