Suçun yaşı düşerken sorumluluk kimde?
Gözümüzün önünde duran ama çoğu zaman görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz bir gerçek var: Suçun yaşı giderek küçülüyor. Bir çocuğun eline silah, bıçak ya da öfke tutuşturuluyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Çünkü bu tabloyu yalnızca “suçlu çocuk” etiketiyle açıklamak, asıl sorumluları perde arkasında bırakmaktan başka bir işe yaramaz.
Gözümüzün nuru olması gereken çocuklar, kimi zaman yan bakma, kimi zaman basit bir tartışma bahanesiyle hayattan koparılıyor. Henüz oyun çağında olması gereken bir çocuk, bir başkasının canına kıyabiliyor. Peki bu hikâyede gerçekten suçlu kim? Tetiği çeken mi, yoksa o tetiği çekmeye giden yolu döşeyenler mi?
Aile, bir çocuğun hayata tutunduğu ilk limandır. Sevgiyle büyüyen, ilgi gören çocuklarla; ilgisizlik, şiddet ve baskı ortamında yetişen çocuklar arasında uçurumlar oluşuyor. Mutlu aile ortamında büyüyen çocuklar hayata daha sağlam adımlarla tutunurken, sevgiden mahrum bırakılanlar öfkeyi ve şiddeti bir çıkış yolu olarak görmeye başlıyor. Kendini ifade edemeyen, değer görmeyen çocuk; sesi duyulmadıkça daha sert bağırıyor.
Son dönemde yaşanan olaylara baktığımızda, suça sürüklenen çocukların yaşam koşulları birbirine şaşırtıcı derecede benziyor. İlgisiz aileler, denetimsiz çevreler, yanlış arkadaşlıklar ve rol model eksikliği… Tüm bunlar bir araya geldiğinde, suç neredeyse kaçınılmaz bir sonuç haline geliyor. Oysa hiçbir çocuk “kötü” doğmaz; şartlar, yönlendirmeler ve ihmaller onu bu noktaya sürükler.
Suçlu çocukların yalnızca cezalandırılması, bu olayların üzerini örtmekten başka bir anlam taşımaz. Ceza, sorunu ortadan kaldırmaz; yalnızca sonuçla yüzleşmemizi sağlar. Asıl yapılması gereken, bu çocukları suça iten nedenleri ortadan kaldırmaktır. Eğitim, psikolojik destek, aile bilinci ve toplumsal sorumluluk olmadan bu döngü kırılmaz.
Toplum olarak bu tür olayları yalnızca haber bültenlerinde izleyip geçmek yerine, “Biz nerede yanlış yaptık?” sorusunu sormak zorundayız. Çünkü bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bugün görmezden geldiğimiz her ihmal, yarın daha ağır bedellerle karşımıza çıkıyor.
En büyük dileğim, artık bu tür olayların son bulması. Çocukların suçla değil, umutla; cezaeviyle değil, okul bahçeleriyle anılması. Bunun yolu da yalnızca çocukları değil, toplumu da sorgulamaktan geçiyor.