Sahi biz nereye koşuyoruz?
Dünya baş döndürücü bir hızla dönüyor. O kadar hızlı ki, artık manzarayı seyretmiyor, sadece önümüzden akıp giden görüntülerin rüzgarıyla savruluyoruz. Eskiden aylar, yıllar süren değişimler artık saniyeler içinde telefon ekranımıza düşüyor ve biz daha ne olduğunu anlamadan bir sonraki "flaş habere" geçiyoruz!
Sahi, en son ne zaman gerçekten şaşırdınız?
Eskiden olsa dünyayı yerinden oynatacak olaylar, bugün öğle yemeğinde şöyle bir göz attığımız, üzerine iki saniyelik bir "vah vah" sığdırdığımız sıradan akışlara dönüştü. İnsanlığın rotası, dev dalgaların arasındaki bir sal gibi; nereye gittiğimizi, bizi hangi kıyıya –ya da hangi uçuruma– sürüklediklerini kestiremiyoruz. Ama asıl korkutucu olan bu sürükleniş değil. Asıl tehlike, bizim bu duruma "ayak uydurmamız!"
Bizi alıştırdılar!
Acıya, kana, gözyaşına, adaletsizliğe ve hatta kendi değerlerimizin eriyip gitmesine alıştırdılar. "Anı yaşa" diyorlar. Dünü unut, yarını düşünme, sadece bugünün hazzına ve hızına odaklan. Oysa bizim medeniyet kodlarımızda zaman, sadece tüketilip bitirilecek bir an değil, geleceğe bırakılacak bir mirasın inşasıydı. Biz, "yarına fidan diken" bir inancın çocuklarıyken, ne ara "bugünü kurtaran" telaşlı kalabalıklara dönüştük?
İtiraz etme melekemizi kaybediyoruz. Küresel sistemin dayattığı doğruları, sorgusuz sualsiz "yeni normal" olarak kabul ediyoruz. Bir sabah uyanıyoruz ve bin yıllık aile yapımızın temellerine dinamit konulmuş; susuyoruz. Bir başka sabah, mazlum coğrafyalarda insanlık ölüyor; kanal değiştiriyoruz. Çünkü sistem, bizi şaşırmamaya, tepki vermemeye, sadece izlemeye ve onaylamaya programlıyor. Bu, modern zamanların en sinsi uyuşturucusu: Kayıtsızlık.
Kendimize şu soruyu sorma vakti gelmedi mi: Biz bu filmin neresindeyiz?
Sadece izleyici miyiz, yoksa bu gidişata "Dur!" diyebilecek iradeye sahip miyiz?
Devletin bekası, milletin birliği, bayrağın gölgesi...Bunlar sadece hamasi nutukların süsü değil, bizim bu topraklarda ayakta kalmamızın, insanlığa bir söz söyleyebilmemizin teminatıdır. Ancak bu değerleri korumak, sadece slogan atmakla olmuyor. Asıl koruma, zihnimizi işgal eden bu "kabulleniş" haline isyan etmekle başlar.
Şaşkınlığımızı geri kazanmalıyız. Anormale normal muamelesi yapmayı reddetmeliyiz. Gittiğimiz rota uçuruma çıkıyorsa, "Herkes gidiyor" diyerek o sürüye katılmak marifet değildir. Marifet, kalabalıkların tersine de olsa hakikatin ve vicdanın istikametine yürüyebilmektir.
Gelin, bugün biraz duralım. O bitmek bilmeyen bildirim seslerini susturup, vicdanımızın sesini açalım. İnsanlığın sürüklendiği bu meçhul rotada, Üstad Necip Fazıl’ın o sarsıcı haykırışına kulak vermenin vaktidir: "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!" Bu çıkmazdan kurtuluş; her şeye alışan o uysal halimizi terk edip, hakikati arayan o asil duruşu yeniden kuşanmakla mümkündür.
Muhabbetle…