Bir çağın ciddiyet erozyonu
Zaman içinde yaşanılan değişiklikler devletleri, üsluplarını da güncellemeye götüren bir süreci başlattı. Eskilerin dili ile şimdikilerin devlet stratejileri bir duvar misali daha görünür hale geldi. Diplomasinin ağırlığı, mektupların mührü, sözlerin tartısı o bilinmezlik duvarında daha ağır bir ciddiyetin garantisiydi. Bilinmezlik belki de dönemin şartları adına daha hissedilir bir duvar örse de devlet aklı dedikleri her daim kendi gölgesinde bir ehemmiyete sahip lakin sosyal medya ve medyanın gücü asılda olanı ciddiyetsizleştirmeye de ant içmişcesine her yere dil uzatır oldu.
Şimdi....
Şimdi dünya garip bir şeffaflık krizinde.
Sabah uyandığımızda bir devlet başkanının, bir diğerine attığı mesajı sosyal medyada “ifşa” ettiğini görüyoruz. Diplomatik notalar yerini emojili sitemlere, mahrem görüşmeler yerini “bakın bana ne dedi” tarzı ergen atışmalarına bıraktı. Devletler arası ilişkiler, liseli âşıkların küsmesine ya da apartman yönetimindeki WhatsApp grubu kavgalarına dönmüş durumda. Mahremiyetin kalktığı yerde ciddiyet barınamıyor.
Bu hoyrat şeffaflığın bir de küresel bir yönü var. Son yıllarda atılan her yüksek perdeli mesaj, yapılan her ifşa, aslında tek bir hedefe hizmet ediyor: Dünyada tek sesli bir düzenin, Amerikan egemenliğinin olağan ve kaçınılmaz kabul edildiği bir iklim oluşturmak. Diplomasi gürültüye boğuldukça güç sessizce yer değiştiriyor. Gaza basılan şey hakikat değil; algı. Ve bu hız, kimseye durup düşünme payı bırakmıyor.
Yukarıda hava böyleyken, aşağıda durum farklı mı?
Televizyonu açıyoruz. Karşımızda evlilik programları… Eskiden “mahrem” sayılan, eş, dost, akraba arasında usulünce konuşulan izdivaç, artık bir pazarlık tezgâhı. Duyguların, kriterlerin, hatta insan onurunun reyting uğruna nasıl un ufak edildiğini izliyoruz. Birbirine talip olanların değil, birbirine “reyting” olanların dünyası bu.
Ve diziler… Ah o diziler.
Okurlar hatırlayacaktır; coğrafya derslerinde “erozyon” konusunu işlerken, toprağın nasıl kayıp gittiğini, verimli arazilerin nasıl çoraklaştığını öğrenirdik. Şimdilerde o fiziksel toprak kaymalarını unuttuk. Çünkü asıl erozyon, akşam kuşağında, salonlarımızın orta yerinde yaşanıyor.
İhanetin sıradanlaştığı, şiddetin estetize edildiği, entrikanın tek geçer akçe olduğu senaryolar, zihinlerimizdeki verimli toprakları yavaş yavaş aşındırıyor. Karakterlerin omurgası zayıflıyor, hikâyelerin ahlaki zemini kayganlaşıyor. Herkesin herkesle, her şeyin her şeyle yer değiştirebildiği bu dünyada, izleyici fark etmeden alışıyor; normal sandığı şeyler değişiyor.
Burada mesele bir yasaklama ya da parmak sallama değil. Asıl ihtiyaç, bu ülkenin kültürünü, aile yapısını ve ortak vicdanını gözeten kurumların yeniden sorumluluk almasıdır. Reytingin tek ölçü olmaktan çıkarıldığı, hikâye anlatıcılığının nitelikle buluştuğu bir ekran dili mümkündür. Yeter ki “izlenen” ile “iyi olan” arasındaki mesafeyi kapatma iradesi diri tutulsun.
Dünya böylesine savrulurken, ekranlar böylesine hoyratlaşmışken; asıl mesele yönünü kaybetmemektir. Medeniyet dediğimiz şey, tam da böyle zamanlarda hatırlanır. Gürültü artar, hız çoğalır ama değerler sessizce ayakta kalır. Dışarıdaki bu heyelana inat, biz içerideki muhabbete sığınalım. Sen kumandayı kapat, dünyayı kendi hâline bırak. Çay koy Keçeli… Kökü derinde olana rüzgâr vız gelir. Yeniden başlıyoruz.
Muhabbetle…