ABD’nin yeni hegemonik ağ arayışında Ortadoğu’da “bölgesel taşıyıcı” kim olabilir?
GİRİŞ: İRAN–MISIR–İSRAİL–TÜRKİYE MUKAYESESİ ÜZERİNE ANALİTİK BİR ÇERÇEVE
Bu yazıda ABD’nin yeni küresel hegemonya rejimi inşasında Ortadoğu’da müttefikleri arasında nasıl bir rol paylaşımı yapmak istediği sorusuna cevap arayacağım. Burada en önemli rol de Türkiye’ye düşecek gibidir. Ancak bir küresel gücün yönetişim ağında aktif olarak bulunmalı mıyız sorusuna cevap vermeyeceğim. Ülkemizin içinde bulunduğu jeo-politik imkânlar ve kısıtlar dahilinde ABD’nin hegemonya stratejisi içinde ne ölçüde yer alabileceğimiz, almak isteyip istemeyeceğimiz, bu tercihin bize ne kazandırıp ne kaybettireceği başka bir yazının konusudur. Burada ABD’nin aklından ne geçiyor, onu anlatmaya çalışacağım.
ABD’nin son yıllarda izlediği dış politika çizgisi, doğrudan ve yüksek maliyetli askerî angajmanlardan ziyade, ikili anlaşmalar, işlevsel koalisyonlar ve yük devri üzerinden işleyen bir “yönetim ağı” kurma eğilimini güçlendirmiştir. Bu yaklaşım, klasik anlamda tek merkezden yürütülen hiyerarşik hegemonya tasavvurundan çok, belirli bölgelerde yerel/bölgesel taşıyıcıların kapasitesine yaslanan; ABD’nin ise maliyeti sınırlayarak “hakemlik, koordinasyon ve stratejik çerçeve üretimi” rolünü koruduğu bir modelle uyumludur. Suriye dosyasında tartıştığımız “çekilerek düzen bırakma” mantığı, bu modelin mikro düzeydeki bir görünümüdür.
Bu bağlamda Ortadoğu, ABD ve müttefikleri açısından yalnız enerji jeo-ekonomisiyle değil; İsrail güvenliği, İran’ın çevrelenmesi/dengeye alınması, terörle mücadele, deniz yolları ve boğazlar, göç dalgaları ve Avrupa güvenliği gibi bir dizi başlıkla “stratejik kavşak” olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla burada kurulacak düzenin sürdürülebilirliği, bir noktadan sonra “vekâlet ortaklığı” gibi sınırlı ölçekli araçların ötesinde, devlet-ölçekli bir bölgesel taşıyıcı gerektirir. Soru şudur: Böyle bir taşıyıcı kim olabilir?
Bu yazı, dört aday ülkeyi—İran, Mısır, İsrail ve Türkiye—dört ölçüt üzerinden mukayese ederek yanıt arar: sert güç / hard-power, yumuşak güç / soft-power, meşruiyet ve devlet kapasitesi. Buradaki amaç “tek bir bölgesel güç” adayı ilan etmekten çok, ABD’nin ağ mimarisinde ülkelerin hangi “işlevsel rollere” daha uygun olduğunu göstermektir.
1. YÖNTEM: DÖRT ÖLÇÜTLÜ DEĞERLENDİRME MATRİSİ
Sert Güç / Hard-power: Konvansiyonel askerî kapasite, harekât kabiliyeti, caydırıcılık, savunma sanayii, istihbarat-askerî koordinasyon ve ittifak/komuta uyumu.
Yumuşak Güç / Soft-power: Diplomatik ağ, ekonomik çekim gücü, kültürel etki, teknoloji/sermaye çekimi, “norm ve gündem üretme” kapasitesi.
Meşruiyet: Bölgesel kabul eşiği (Arap kamuoyu/komşular), uluslararası sistemle uyum (yaptırımlar/ittifaklar), iç siyasal istikrar ve “düzen kurucu aktör” algısı.
Devlet kapasitesi: Bürokratik etkinlik, kriz yönetimi, sınır ve güvenlik yönetimi, sürdürülebilir mali kaynaklar, kurumsal süreklilik.
Bu matriste “en iyi” olmak, tek tek kalemlerde yüksek puan almaktan çok, yük devri ve ölçeklenebilir düzen hedefi açısından dengeli bir bileşim sunabilmek anlamına gelir.
2. İRAN: KAPASİTE VE AĞ VAR, AMA “ORTAKLIK” YAPISAL OLARAK İMKÂNSIZ
İran, Ortadoğu’da hem tarihsel devlet geleneği hem de bölgesel ağ kurma becerisi bakımından göz ardı edilemeyecek bir aktördür. Asimetrik kapasite, vekil ağlar, füze/İHA kabiliyeti ve belirli alanlarda kurduğu nüfuz, İran’a caydırıcılık ve pazarlık gücü sağlar. Ayrıca devlet kapasitesi bağlamında İran, kurumsal süreklilik ve güvenlik bürokrasisi açısından belirli bir dayanıklılık sergiler.
Bununla birlikte İran’ın ABD’nin “bölgesel taşıyıcı ortağı” olabilmesi, teorik olarak dahi zayıf bir ihtimaldir. Bunun nedeni normatif bir tercih değil, yapısal çelişkidir: İran’ın bölgesel stratejisi ile ABD’nin ittifak sistemi aynı mimaride buluşmaz. Yaptırımlar rejimi, İsrail güvenliği, Körfez dengesi ve İran’ın bölgesel nüfuzunun mahiyeti, İran’ı “entegrasyon ortağı” olmaktan ziyade “dengeye alınacak kutup” hâline getirir. Dolayısıyla İran, bu değerlendirmede “aday” olarak ele alınsa bile sonuç şudur: İran, ortak değil; ortak ihtiyacını doğuran başlıca gerekçelerden biridir.
3. MISIR: STRATEJİK BOĞAZ VE DEMOGRAFİK AĞIRLIK—AMA KISITLI PROJE GÜCÜ
Mısır, Ortadoğu’nun jeostratejik omurgasında yer alır: Süveyş Kanalı, Kızıldeniz–Akdeniz bağlantısı, Arap dünyası içinde sembolik ağırlık ve büyük nüfus, onu “bölgesel istikrar” tartışmalarında vazgeçilmez kılar. Devlet kapasitesi açısından Mısır’ın güvenlik bürokrasisi ve iç düzeni yönetme kapasitesi belirli bir süreklilik sunar. Ayrıca Mısır, Arap dünyası nezdinde (tüm dalgalanmalara rağmen) İsrail’e kıyasla daha geniş bir kabul eşiğine sahiptir.
Ancak “bölgesel taşıyıcı” rolü, yalnız boğaz tutmak veya iç istikrarı sürdürmek değildir; aynı zamanda ölçeklenebilir bir düzen kurma becerisi gerektirir. Bu noktada Mısır’ın iki kısıtı öne çıkar: (i) ekonomik kırılganlık ve buna bağlı sürdürülebilir mali kaynak sorunu; (ii) bölgesel proje gücünün (çok cepheli diplomasi/askerî lojistik/teknoloji-ekonomi çekimi) sınırlı kalması. Bu nedenle Mısır, ABD mimarisinde en çok şu role uyar: “dengeleyici sütun”. Yani ağın belirli düğümlerini (Süveyş, Kızıldeniz güvenliği, Gazze/Filistin dosyası gibi) stabil tutan; fakat tek başına omurga işlevi görmeyen bir taşıyıcı.
4. İSRAİL: SERT ÇEKİRDEK—YÜKSEK TEKNOLOJİ VE GÜÇ, SINIRLI BÖLGESEL MEŞRUİYET
İsrail, hard-power ve teknoloji kapasitesi açısından bölgenin en güçlü aktörlerinden biridir. İstihbarat, hava gücü, teknoloji ekosistemi ve inovasyon kapasitesi, İsrail’i ABD açısından “yüksek uyumlu” ve stratejik değeri yüksek bir ortak yapar. Soft-power bağlamında da İsrail, Batı dünyasıyla entegrasyon ve teknoloji-odaklı ekonomik çekim üzerinden önemli bir kapasite üretir.
Bununla birlikte İsrail’in bölgesel taşıyıcılıkta temel kısıtı meşruiyet eşiğidir. Filistin meselesinin sürekliliği ve Arap kamuoyundaki algı, İsrail’i çok kez “düzen kurucu omurgadan” çok “düzenin güvenlik çekirdeği” konumuna iter. Başka bir ifadeyle İsrail, ABD’nin bölgedeki ağında vazgeçilmez bir sert çekirdek işlevi görebilir; fakat Ortadoğu’nun tamamında, farklı rejim tipleri ve toplumlar üzerinde “kapsayıcı meşruiyet” üreten bir omurga rolü daha sınırlıdır.
Bu durum İsrail’in etkisini azaltmaz; yalnız rolünü tanımlar: İsrail, ABD mimarisinde çoğu zaman “yüksek kapasite–yüksek gerilim” bileşimini temsil eder. Bu bileşim, ABD için değerli bir güç çarpanı üretirken, aynı zamanda bölgesel kabul eşiği nedeniyle ağın “genişleyebilirliğini” sınırlar.
5. TÜRKİYE: COĞRAFİ KESİŞİM, DEVLET KAPASİTESİ VE ÖLÇEK—AMA STRATEJİK ÖZERKLİK PAZARLIĞI
Türkiye, bu dört aday arasında “omurga” tartışmasına en çok yaklaşan profildir. Bunun nedeni tek bir değişken değildir; dört ölçütte de ölçek üretebilen bir bileşim sunmasıdır.
Hard power açısından Türkiye, konvansiyonel kapasite, operasyonel tecrübe, savunma sanayii ekosistemi ve lojistik erişim kabiliyetiyle bölgesel düzeyde yüksek bir taşıma gücü üretir. Soft power açısından Türkiye, çok katmanlı diplomasi, tarihsel ve kültürel etkileşim havzaları, ticaret ağları ve bölgesel krizlerde arabuluculuk/denge rolü üzerinden geniş bir etki alanına sahiptir. Devlet kapasitesi bağlamında bürokratik süreklilik, sınır yönetimi, göç yönetimi ve güvenlik koordinasyonu gibi alanlarda bölgesel ölçekte belirgin bir kapasite birikimi mevcuttur. Meşruiyet boyutu ise karmaşıktır: Türkiye’nin bölgesel kabul eşiği İsrail’e kıyasla daha geniş; ancak dönemsel gerilimler, iç siyaset tartışmaları ve dış politika tercihleri meşruiyetin inişli-çıkışlı seyretmesine yol açabilir.
Türkiye’nin temel “maliyet” unsuru, ABD açısından stratejik özerklik pazarlığıdır. Türkiye, çoğu dosyada müttefiklik zeminiyle birlikte hareket edebilse de, kendi ulusal güvenlik öncelikleri ve bölgesel çıkarları doğrultusunda bağımsız manevra alanı talep eder. Bu durum, ABD’nin “tam uyumlu taşeron” arzusuyla çelişebilir; fakat aynı zamanda Türkiye’yi gerçek anlamda “taşıyıcı” yapan da bu kapasite ve iradedir. Hegemonik ağlar çoğu zaman bütünüyle itaatkâr aktörler değil, yük taşıyabilen ve bunun karşılığında pazarlık gücü olan aktörler üzerinden kurulur.
Bu nedenle Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’da aradığı devlet-ölçekli taşıyıcılık bakımından en güçlü adaydır; özellikle Balkanlar–Kafkaslar–Ortadoğu kesişiminde, enerji/lojistik hatlarının güvenliği ve bölgesel kriz yönetimi açısından “omurga” işlevi görebilir.
6. SENTEZ: OMURGA–ÇEKİRDEK–SÜTUN VE KARŞI-KUTUP
Bu mukayese, bizi “tek bir kazanandan” çok, işlevsel bir rol dağılımına götürür:
Türkiye: Ağın omurgası (coğrafi kesişim + kapasite + ölçeklenebilir düzen).
İsrail: Ağın sert çekirdeği (yüksek teknoloji + güvenlik kapasitesi; fakat sınırlı bölgesel meşruiyet).
Mısır: Ağın dengeleyici sütunu (Süveyş ve Arap dünyası içinde stabilizasyon; sınırlı proje gücü).
İran: Ağın karşı kutbu (ortak değil; dengeye alınacak/çevrelenecek aktör).
Bu çerçeve, ABD’nin Ortadoğu’da “tek bir bölgesel ortakla” değil; farklı rollerin birbirini tamamladığı çok düğümlü bir mimariyle ilerlemeye çalışabileceğini ima eder. Ancak burada kritik bir nokta vardır: Böyle bir mimarinin sürdürülebilirliği, omurga ile çekirdeğin—yani Türkiye ile İsrail’in—en azından belirli dosyalarda pragmatik eşgüdüm üretmesine bağlıdır. Bu eşgüdüm “duygudaşlık” değil, stratejik zorunluluk üzerinden şekillenir. Ortadoğu’da düzen, çoğu kez dostlukla değil, karşılıklı bağımlılığın zorladığı minimum mutabakatlarla kurulur.
SONUÇ: ABD AĞI İÇİN EN GÜÇLÜ TAŞIYICI PROFİL
Bu analiz, ABD’nin yeni hegemonik ağ arayışında Ortadoğu’da “bölgesel taşıyıcı” sorusuna şu yanıtı önerir: Türkiye, devlet kapasitesi, ölçeklenebilir güvenlik ve coğrafi kesişim nedeniyle en güçlü “omurga” adaydır; İsrail vazgeçilmez “sert çekirdek”, Mısır dengeleyici “sütun”, İran ise ortak değil “karşı kutup” konumundadır. ABD’nin rasyonel tercihi, bu rolleri aynı mimari içinde yönetmek; maliyet–meşruiyet–ölçek dengesini, tek aktör üzerinden değil, çok düğümlü bir ağ üzerinden kurmaktır.
Bu çerçeve, önceki Suriye yazılarımızla birlikte okunduğunda şu büyük resme bağlanır: ABD, sahada doğrudan kalmadan düzen üretmek istedikçe, vekâlet ortaklıklarının sınırları daha görünür hale gelir; bunun doğal sonucu, devlet-ölçekli bölgesel taşıyıcılara (özellikle omurga aktörlere) duyulan ihtiyacın artmasıdır.
Pekiyi biz bu muhtemel projedeki rolü kabul etmeli miyiz? Hangi jeopolitik kısıt ve imkânlar hangi fırsat ve tehditleri doğurur? Türkiye kendi ulusal çıkarlarıyla küresel hegemonya rejiminin biçtiği rolü uyumlu hale getirebilir mi? Bu da bir başka yazının konusudur…