Asgari senaryodan küçük filoya: '3 arabamız var ama kullanmıyoruz!'
Bazen gerçek kurgudan daha absürt, mizahın kendisinden daha trajikomik olabiliyor. Dünya edebiyatı; sefaleti ve mahrumiyeti anlatan binlerce sayfalık külliyatla doludur.
Ancak hiçbir klasik eser, insanın o amansız "yokluk içindeki varlık" paradoksunu bir konteyner penceresinden süzülen şu cümle kadar keskin anlatamamıştır: "Üç arabamız var ama kullanmıyoruz..."
Bu cümle; mantık yasalarının askıya alındığı, rasyonalitenin intihar ettiği bir eşik. Kapıda üç tane metal yığını, üç tane potansiyel özgürlük, üç tane servet nişanesi duracak; ama siz onları birer "bahçe cücesi" gibi sessizliğe mahkûm edip yoksulluğun o daracık konteynerına sığınacaksınız.
Bu bir yaşam mücadelesi değil, bir performans sanatıdır.
Marcel Duchamp’ın pisuvarı sanat eserine dönüştürmesi gibi, hanımefendi de kapıdaki üç arabayı "hiçliğe" dönüştürerek sosyolojik bir devrim yapıyor.
Olayın absürtlüğü, siyasetin havasıyla birleşince ortaya gerçeküstü bir tablo çıkıyor. Ana muhalefet liderinin karşısında, kucağında bir çocukla "ihtiyaç sahibi" maskesi kuşanmış bir anne...
Kalpler eriyor, kameralar zum yapıyor, siyasetin vicdan çarkları dönmeye başlıyor. Fakat arka planda, o kontağı çevrilmeyen arabaların ruhları adeta göğe yükseliyor. Arabalar var ama "yoklar". Arabalar orada ama "kullanılmıyorlar".
Sanki o üç araç, TOKİ kurasında çıkacak bedava evin harcı olsun diye kurban edilmiş birer totem! Bu, modern bir simyacılık türüdür: Üç otomobili bir adet konteyner yoksulluğuna tahvil edip üzerine de bir devlet dairesi inşa etme çabası...
Deprem öncesinin kiracısı, deprem sonrasının ise "araç koleksiyoneri mağduru" olan bu profil; bize yoksulluğun artık bir gelir düzeyi değil, bir "sunum tekniği" olduğunu anlatıyor. Şu absürtlüğe bakar mısınız: Asgari ücretle geçinen bir yuva ama kapıda küçük bir filo yatıyor.
Muhtemelen o araçlar, TOKİ’den anahtar teslim alınana kadar "kontak" başkasına devredilmiş. Ne benzin yakıyor ne de lastik eskitiyor; sadece orada durup sahibinin ne kadar "muhtaç" olduğuna sessizce tanıklık ediyorlar.
Siyasetçiler ise bu "garajdaki servetin" gölgesinde, sahte bir mağduriyetin dekoru olmaktan öteye geçemiyor. Bir yanda çalışabilir durumda olup çalışmayan, elindekini saklayıp olmayana göz diken bir kurnazlık; diğer yanda bu kurnazlığı "halkın feryadı" gibi servis eden Özel...
Özgür Özel’in karşısında kucağında çocukla kadının sergilediği o dramatik performansı izlerken üzülenler olmuştur.
Meğer o gözyaşları, kapıdaki üç arabanın motor yağıymış! Kadın, “kullanmıyoruz” diyerek sanıyor ki arabalar orada durunca radara girmiyor, mülk sayılmıyor.
Özgür Bey de durumu biliyor ama “mağduriyet” o kadar tatlı ki kimse çıkıp da “Hanımefendi, galeri işletirken dert yanıyorsunuz, birini satsanız mahalle doyar,” demiyor.
Sonuç? Kapıdaki üç arabanın kontağı başkasında yahut kapalı olabilir ama fırsatçılığın motoru cayır cayır çalışıyor.
Her yıl sessiz sedasız asgari ücreti kemiren MTV, trafik sigortası ve muayene harçlarını ‘hiç kullanılmayan’ üç arabanın kaportasına sadaka niyetine bağlamak; fakirlik değil, ancak vergisi ödenmiş şatafatlı bir mahrumiyet tiyatrosudur.
Hanımefendi, yoksulluğu bir hırka gibi üzerine giyip, bebeğin gölgesi altında, soğuk biberonun arkasında üç araba saklayarak bize şunu fısıldıyor:
"Gerçek ihtiyaç sahibi olmak önemli değil; önemli olan ihtiyaç sahibi gibi görünme dehası."
Gelgelelim izlediğimiz şey; vicdanın ve dürüstlüğün üzerine park edilmiş, kullanışlı, üç araçlık bir fiyaskoydu. Bu enkazı kim kaldıracak derseniz; tabii ki “Üç arabamız var ama kullanmıyoruz,” diyenler.