14 Şubat sineması

YAYINLAMA:

14 Şubat bana o kadar ‘özel bir gün’ hissi vermiyor ki ara ara bu malûm günün geldiğini bile unutuyorum. Ama bu sene unutmama izin vermeyecekleri kesin çünkü deli gibi beklediğim 2 yapım tam da bu günün PR’ını almak için gün sayıyorlar…

13 Şubat Cuma günü (bugün) hem Netflix’te Masumiyet Müzesi’ni izleyeceğiz hem de beyaz perdede Wuthering Heights bizi bekliyor olacak. Öyle iki güzel romanın uyarlaması ki bu iki yapım; üzerine biraz konuşalım isterim.

MASUMİYET MÜZESİ

Öncelikle kitabı okumadıysanız hemen en yakın kitapçıya uğrayıp ilk işiniz kitabı almak olsun, lütfen. Bu Orhan Pamuk övgüsü değildir, tamamen kitabın övgüsüdür, bilinsin isterim.

Bu kitabı lise yıllarımda okuduğum ilk günden beri kitabın kurgudan ibaret olmadığına inanıyorum. Kemal ve Füsun, 70’ler 80’ler İstanbul’unda Çukurcuma’da anlatılan tüm o hikayeyi yaşadılar, yaşamadıklarına beni kimse inandıramaz. Tüm o aşk; hem o denli saf hem o denli yasak, hem o denli çıkarcı hem o denli kayıtsız yaşanan aşk bir kurgudan ibaret olamaz. Biri için ‘içinin gitmesi’ hali yaşanmadığı halde kelimelerle böyle güzel aktarılamaz.

Üstelik yaşamadığını, kurgu olduğunu söylediğiniz bu karakterlerin kıyafetlerinin; hikayenin en can alıcı noktalarında karşımıza çıkan eşyalarının olduğu bir müze olması da cabası. Bir adam düşünün ki sevdiği kadının dudağına değen tüm izmaritleri biriktirsin, o denli sevsin, o denli temas etme ihtiyacı hissetsin ama bu tamamen kurgudan ibaret olsun… Mümkün mü bu soruyorum size?

Masumiyet Müzesi’nin 2015 yılında ‘Hatıraların Masumiyeti’ adında bir belgeselini de yaptılar. Ancak yabancı bir yönetmenle, müzenin PR’ını yapmak üzere hazırlanmış bir belgeseldi bu. Müzenin nasıl oluşturulduğu, yazılan kitapla arasındaki ilişki, eşyaların temini gibi müzeye yönelik soruların cevaplarını almıştık ve takdir edersiniz ki beni asla tatmin etmemişti. Bu hikaye hep eksik anlatılmış, az bilinen, hâlâ hak ettiği değeri göremediğine inandığım bir aşk hikayesi... Ve bu hikayenin güzel aktarılamaması gibi bir durum yaşansın asla istemediğim için yapıma biraz ön yargılı yaklaşıyorum. Beklentimi düşük tutuyorum ve 13 Şubat’ı sabırsızlıkla bekliyorum.

UĞULTULU TEPELER

Orijinal adıyla Wuthering Heights, Emily Bronte’nin aynı adlı romanının uyarlaması olarak beyazperdede izleyici karşısına çıkacak. Aylardır eleştirmen yorumlarında, günlerdir sosyal medyada gördüğünüz üzere başrolleri paylaşan Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin uyumu inanılmaz. Ayrıca filmin fragmanını izleyince bile yönetmenin bir kadın olduğu hissini alıyorsunuz çünkü sahnelerin içindeki o küçük dokunuşlar, minik temaslar, nefes detayları ‘kadın eli değdi’ diye bağırıyor bize. Emerald Fennell kaba tabirle ‘yeni yetme’ biri asla değil. Hem oyunculuğu hem de senaristliğiyle sektörde varlığını çoktan kanıtladı. Kadrosunda yer aldığı ve bayılarak izlediğim birkaç işi size de hatırlatmak isterim; The Danish Girl (2015), Anna Karenina (2012), The Crown (2016-2023) ve tabi ki Barbie (2023). İşte şimdi Uğultulu Tepeler filmiyle de kariyerinin en tepe noktasına ulaşmış durumda.

Ben kitabı okurken anlatılan aşk hikayesinin çok histerik olduğunu hissetmiştim. Hem aşkın hem nefretin hem de intikam duygusunun bu kadar kanlı canlı karşımda durduğunu hissettiğim başka bir roman sanırım yoktur. “Aşkta tutku ve ihtiras olmalı mı?” diye sormuyor, “olmazsa adı aşk değildir” diyor adeta bu romanda Bronte. Üstelik kendisinin yazdığı tek kitap bu kitaptır çünkü ne yazık ki henüz 30 yaşındayken vefat etmiştir. Yazdığı dönemde, o gencecik yaşında nasıl da topa tutulmuştur bu kitap için tahayyül edemiyorum bile. Birkaç gün sonra filmi izleyen eleştirmenlerin yorumlarını okuduğunuzda bu söylediğim sözü lütfen hatırlayın ve bir kez daha hak ettiği alkışı Bronte’ye verin. Heathcliff ve Cathy’e değinmek pek istemiyorum çünkü ikisinin birbirlerine olan duygularını ben de onlar için aynı anda besliyorum; nefret ve saplantılı bağlılık.

Kavuşamayınca aşk oluyorsa; işte aşk tam da böyle bir şey.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...