Derin duraklar ​

YAYINLAMA:

İnsan bazen susar, sükûtunun derinliğinde kaybolur da nedenini bilemez. Bazen öylece bakar eşyaya, fakat baktığını görmez, gördüğünü ise tanıyamaz. Kimi zaman ayakları onu gelişigüzel sokaklara sürükler, bir amaçsızlık denizinde dolanıp durur. Nereye diye sorulsa, omuz silkip öylesine dolaşıyorum diyerek geçiştirir. İnsan büyük bir deniz gibidir. İçine girmeden anlamak zordur. Oysa bu öylesine dolanmaların ardında, anlatılması kelimelere sığmayan bir iç dünya, devasa bir gönül ve kalp coğrafyası vardır. İnsanın bu deruni dünyası direnciyle, enerjisiyle, çevresinden aldıkları ve ruhundan verdikleriyle bir bütündür elbette. Meseleye bu bütünlükle bakıldığında bir anlam keşfedilebilir. Aksi takdirde, sığ tanımlamalar ve anlamsız kavramlar üzerinden gidilen hiçbir yol, insanı vuslata erdirmez. ​ Bugün de kitapların arasındayım. Birini indirip diğerini kaldırıyorum. Sayfaların arasında kaybolurken yer yer eski notlarıma, karalamalarıma, kitaplarda altı çizili, şerhler düşülmüş yerlere de rastlıyorum. Raflar arasında gidip gelen sadece bedenim değil, aslında zihnim dolaşıp duruyor. İnsanın nasıl büyük bir alem olduğunu idrak edebilmesi için, tefekkür ehline dahil olması gerekiyor.

HER ARAYIŞIN BİR CEVABI VARDIR

Kendi kendime soruyorum: Neden bu hal, bu içinden çıkamadığım döngü de neyin nesidir? Şüphesiz, her arayışın bir cevabı vardır. Üstat Necip Fazıl’ın o meşhur mısralarındaki gibi bir muhasebe olmalı bu durum: "Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük. Selâm, selâm sana haşmetli azap; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük." ​Üstadın dediği gibi, hakikatin sancısı insanın zihnini bir sülük gibi emerken aslında onu diriltir. Bu "sıcak yara", insanın kendi varoluşuna dair sorduğu o yakıcı soruların merkezidir. Yanmak, yok olmak değil, tılsımlı bir kütük gibi yandıkça derinleşmek ve ışık saçmaktır. İnsan, varlığın özü olarak seçilmiş, övülmüş ve mükerrem kılınmış bir cevherdir. Yaratılışın gereği olan o yüksek erdemliliğe ulaşma potansiyelini taşıdığı kadar, bayağılaşmanın, sahtelikle meşgul olmanın ve aymazlık çukuruna düşmenin kıyısında da durur. Bu bir mecburiyet değil, bir tercihtir. İrade dizginleri insanın elindedir çünkü. ​

RÜZGÂR SADECE TOZ TAŞIMAZ

Peki, dışarıdaki iklim, içerideki mevsimi etkilemez mi? Göğü kaplayan sis, penceremizi döven yağmur, uykumuzu kaçıran o ıslık sesli fırtına ruhumuzun değişimine sebep değil midir? Bence bir sebeptir. Görünenin ardında (zahirde), sadece rüzgârın sesini duyar ve fırtınanın şiddetini izlemeye gayret ederiz. Ancak bu dokunuşun görünmeyen (batıni) bir yönü de vardır. Rüzgâr, sadece toz taşımaz; toplumlara haberler, toprağa can, ağaca ve kuşa rızık taşır. Kudret sahibinin bir tecellisi olarak tabiat, insana daima bir şeyler fısıldar. Bu fısıltılar, içimizdeki sönmeye yüz tutmuş közleri harlayan bir nefes gibidir. İnsanın bir anı bir anına uymaz. Ruhumuz ve bedenimiz, sanki her an değişmeye ayarlanmış bir saat gibidir. Çocukların oyununa bakınız bir an, büyük bir neşeyle sokağı çınlatırken, bir kelimeyle, bir dikleşmeyle o güzelim oyun kavgaya dönüşüverir. Ya da evimizin içinde, ailemizle geçmişin hikâyelerini yâd ederken; şefkatle öfke, sükûtla feryat el ele yürür. Çarşıda, pazarda veya en resmi kurumlarda bile insan bir halden bir hale geçişten uzak değildir. Zira kalp, ismini değişken olmasından alır. Bir kararda durmaz, sürekli evrilir. ​Peki, neden yaşanır bu ani değişimler? Bazen bu hallerin sebebini net bir şekilde işaret edemeyiz. Birikmiş yaşanmışlıklar, üst üste binmiş duygular aniden bir zuhurat olarak patlak verir. Bu zuhuratın sonucunda bakışlar değişir, ifadeler keskinleşir.

İNSANIN METAFİZİK GENİŞLİĞİ

Lakin unutmamalıyız ki, insanı insan kılan, bu değişkenliğin içindeki o sarsılmaz limandır. Yunus Emre Hazretlerinin yüzyıllar öncesinden verdiği haber, bugünkü halimizin de bir özeti gibidir: ​"Bir dem gelir söyleyemez bir sözü şerh eyleyemez Bir dem dilinden dür döker dertlilere dermân olur Bir dem çıkar arş üzere bir dem iner taht-es-serâya Bir dem sanasın katredir bir dem taşar ummân olur" ​Yunus Emre'nin bu eşsiz tespiti, insanın metafizik genişliğini anlatır. Bazen bir damla kadar sessiz ve mahzun, bazen ummanlar kadar coşkun ve engel tanımaz oluruz. Bir an "taht-es-serâ" ile toprağın altına, tevazuun dibine iner, bir an arş üzere yüceliklere çıkarız. Bu gelgitler, insanın eksikliği değil, aksine canlılığının ve ruhsal deviniminin nişanesidir. Dertlilere derman olan o dürler - inciler, ancak bu fırtınalı denizlerdeki dalışlar sayesinde yüzeye çıkar. ​ Tüm bu fırtınaların, gelgitlerin sonunda sığınacağımız yer, merhametin, şefkatin ve bir ana kucağının o hesapsız sıcaklığıdır. İnsan, birbirini o saf kucaklayışla sarmaladığı müddetçe bu ruhsal fırtınalardan selametle çıkacaktır. Kendi içimizdeki uçurumları ancak başkasının elini tutarak aşabilir, zıtlıklarımızı bir gönül birliğinde eritebiliriz vesselam.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...