Limon Ağacı
Bu bir hikâye ama yarım kalan bir hikâye. Bir sabah kapı zilinin çalması ile yatağından irkilerek kalkar kadın ve kapıya yönelir. Eşinin geldiğini düşünerek kapıyı öylesine açar. Aslında başka bir zaman olsa önce bir kapı deliğinden bakar, üzerine bir şey alırdı. Ama Ramazan ayının da verdiği sersemlik ve uykudan uyanmış olmanın verdiği mahmurlukla kapıyı açıverdi. Karşısında daha önce rast gelmediği bir sima duruyordu. Merdiven boşluğundaki küçük pencereden sızan ışık kadının gözlerini kamaştırıyor önünde siyahlar içinde duran kadını algılayamıyordu. Birkaç saniye bu ilk anlarda yaşanan uyku halinden yavaş yavaş ayılma ile kadının yüzüne odaklanmaya başladı. Başında siyah bir başörtüsü ile tamamen siyah giyinmiş olan 45 yaşlarında bir hanımdı. Sima sanki çok da yabancı değildi ama daha önce selam verdiği biri değildi sanki. Zihni oyun da oynayabilirdi o yüzden bu mübarek günde içinden hayırdır diyerek buyurun dedi.

HOCA BULUNDU
Kadın ilk bakışları biraz tedirgin karşısındaki kadının yüzündeki tebessümü görünce daha bir iç rahatlığı ile efendim hoca varmış onu arıyorum dedi. Hoca mı dedi kadın? Bu apartmanda hoca çok diye karşıladı gülümseyerek. Yukarıda da akademisyen bir komşumuz var eşimde öyle akademisyen dedi kadın. Limon ağacı vardı o apartmanın bahçesine ekilmiş de deyince kadın anladı. O hoca kesin eşimdir evet dedi gülerek. Evet doğruymuş. Eşi ağaçlarla pek haşır neşir olan bir adamdı. Nerede bulsa bir fide bir kök salmış ağaç bulur getirir. Önce plastik şişelere koyalar. Bir süre sonra da yeterince kök saldığına emin olunca onları bir saksıya oradan da bir araziye bir bahçeye belki bir yol kenarına ekerdi.
EŞİNİN AĞACIYMIŞ
Karşısında duran siyahlı kadın eliyle yön göstererek biz şuradaki apartmanda oturuyoruz giriş katında dedi. 8 ay önce o binaya taşınmışlar. Girişte apartmanın önünde bir saksıda duran limon ağacını, kadının hoca olan eşi kendi haline terk edildiğini sandığı ağacı alıp kendi oturdukları apartmanın bahçesine ekmiş. Neyse çok uzatmayalım kadın eşini arayıp olayı teyit etti. Siyahlı kadın ise kalsın madem öyle, büyür hep birlikte meyvesinden istifa ederiz dedi ama arkasından da aklına eşinin nasıl tepki vereceğini düşünmüş olmalı ki ben yine de eşime bir sorayım diye ilave etti. Aslında daha çok konuya girdiler de ne iş yaptıklarına dair, kaç çocuk sahibi oldukları, daha önce oturdukları yer filan ama konumuz bu değil tabi.
ACELESİ YOKTU
Akşam saatleri tam iftar vaktine yarım saat kala siyahlı kadın aradı eşimin o ağaçla epey bir gönül bağı var tekrar yerine ekilebilir mi dedi? Kadın eşime söylerim yarın sabah yerinde olur ağaç dedi. Siyahlı kadın buyursun eşiniz eşimle tanışsınlar diye bir dostluk kapısı da araladı. Kadın bunu eşi için de bir komşuluk fırsatı olacağı inancıyla eşine iletti. Fakat eşi hiç cevap vermedi. Sabaha ağacı dikerim ve koyarım yerine dediği işi iftara yarım saat kala halletmiş ve kapılarına bırakıvermişti eşine de hemen ara kadını söyle koydum yerine dedi. Kadın bunun komşuluk ilişkileri için bir fırsat olabileceğini düşünürken hoca olan eşi olayı kişisel algılamış olacak ki kesinlikle tanışmak istemediğini söyledi. Hatta eşine de bu konuda ısrarcı olduğunu düşünerek konuyu derhal kapatmak istediğine dair tavrını belli etti. Oysa helalleşmek için Allah her zaman karşımıza fırsatlar çıkarıyor ama biz anlayamıyoruz. Kısmetlerimizi böyle kapatıyoruz. Siyahlı kadın iftar üstü oruç haliyle ağacın acelesi yoktu dedi ise de kadın içinde yarım kalan bu hikâyenin böyle havada kalmasına üzülmüştü.
HİKAYELERİN SONU BİZE BAĞLI
Ancak kendisi hikâyenin bir yan karakteriydi. Esas karakter olayı anlasaydı hikâye farklı bitebilirdi. Bazı şeyler başımıza geliyor neden diye soruyoruz ya? İşte böyle küçük ayrıntılardan. İnsan fark etmeden kendi doğru bir şey yaptığını düşünerek hareket edebilir. Ama bunu değişik fırsatlara da çevirebilir. Allah gönülleri birleştirenleri sever. Belki o limon ağacından bir limon bizim payımıza düşmeyecek ama bir dostluk başlasaydı komşuluk hakkımız olan bir limonu paylaşma fırsatı doğacaktı. Olan biteni kestirip atmak yerine bundan benim heybeme giren bir şey olur mu diye düşünmek ve her şeyi hayra çevirmek bizim elimizde. Allah fırsatları yaratandır kullanıp, kullanmak da bir mesele vesselam.
16 Satır

Ay doğdu üzerimize Veda tepesinden Şükür gerekti bizlere Allah'a davetinden
Sen Güneş'sin, sen Ay'sın Sen nur üstüne nursun Sen süreyya ışığısın Ey sevgili ey rasûl
Ey bizden seçilen elçi Yüce bir davetle geldin Sen bu şehre şeref verdin Ey sevgili hoş geldin
Ey rasûl sana söz verdik Doğruluktan ayrılamayız Sen ey esenlik yıldızı Senin sevginle doluyuz
İlahilerin çepeçevre etrafımızı sardığı bu kutlu ayda coşkumuzu kimse kesemez..
Artı Eksi
Artı
Kabe’de hacılar hu der Allah
Herkesin dilinde, zihninde bu ilahi. Samsunlu Celal hoca ve ekibini ilk defa sosyal medyada gördük. Sonra olanlar oldu. Bu ilahiyi bilmeyen kalmadı. Ama önemli olan ilahinin ezberlenmesinden çok zihnimizde bıraktığı tat. Özellikle de çocukların ruhuna kadar girmiş olan bu ilahiyi söylemeleri müthiş bir şey. Hiçbir algoritmanın yapamayacağı şeyi yaptı Celal hoca. Demek ki samimi gerçek ve bizden, özümüzden olunca algoritmalar dahi önünde duramıyor. Nereyse beşikten mezara kadar herkesin dilinde olan bu ilahiden kimlerin rahatsız oluyorsa bir dönüp kendine baksın. Bize iki şey hatırlattı Celal hoca. Bizi birbirimize bağlayan dilin samimiyet yani ihlas olduğunu. Diğeri de inanarak yapılan bir şeyin mutlaka insanlara geçeceğini gösterdi. Artı hanesine yazmayalım da ne yapalım.
Eksi
Batı ve Medeniyet!
Bundan böyle görüş bildirirken asla batıyı referans göstermemeliyiz. En azından olumlu örnekleri destekleme babından söylüyorum. Çünkü bütün inandırıcılıkları bitmiştir. Asla güvenemeyiz. Bir zamanlar makalelerimizde kaynak olarak gösterdiğimiz güya bilim insanlarının dahi Epstein denilen o sapığın ve bu küresel şebekenin listesinde adları geçiyor fotoğrafları ortaya saçılıyor. Bizim teori üretmemiz ve yeni şeyler söylememiz lazım. Batıyı medeniyet ile ilişkilendirirken en az 3 kez düşünmeliyiz. Onların verdiği ödüllerin de bir anlamı kalmamıştır.
Dış Dünyadan
Bak sen şu işe
"Özgür Kürdistan" yazısı, fileli bir elbise ve çiçek desenli pantolonla nasıl uyum sağlıyor?" bu cümleler Almanya’da yayın yapan prestijli gazetelerden biri olan Berliner Zeitung’a ait. Berlin’de yayın yapan 1945 yılında kurulmuş ve hala da Almanya’nın ciddiye alınan yayınlarından biri.
Röportajı yapan Sinem Koyuncu adına bir isim. Muhtemelen o kendini Kürt olarak tanımlayacaktır. Nefret söylemi ve moda üzerine olan bir röportajmış bu. Berlin’de modacı olan Sezgin Kıvrım ile röportajında Kürdistan vurgusu öne çıkarılmış. Şubat ayının başında Berlin Moda haftası nedeniyle moda haberleri gündemdeydi. Ama Berlinli bu isim tasarımlarından çok Kürdistan hayali ile öne çıkarılmış. Başına onca şey gelmesine rağmen Avrupa şu terör örgütleri ile olan sevdasından vazgeçmiyor. Berlin merkezli moda tasarımcısı Sezgin Kıvrım, Kürt geleneklerini modayla birleştiriyor. Kürdistan'daki siyasi durum, Moda Haftası ve çevrim içi nefret söylemi üzerine bir sohbet yapılmış böyle aktarılıyor başlıkta.
Berlin’de Kürt bayrağı olan tığ işi bir kazak viral olmuş. Bu sadece bir giysi değil, bir kimliğin ilgi odak haline gelmesiymiş. Kürt moda tasarımcısı Sezgin Kıvrım için bu an hem bir dönüm noktası hem de bir yüzleşmeymiş. Bu röportajda, Kürt hikayesini nasıl ortaya koyduğunu, Berlin'in neden ev gibi hissettirdiğini ve modanın onun için sadece bir giysiden daha fazlası olduğunu anlatıyormuş.
Bir yönetmen çıkar Berlin film festivalinde eline tutuşturulan kağıttan Rojava’ya özgürlük der bir diğeri moda kisvesiyle tasarımlarına Özgür Kürdistan hayalini yansıtır. Bunların hepsi de özgür Almanya’da bir terör örgütü için yapılır.
Editör

Çad’a gidiyorum
Çad için Afrika’nın en fakir ülkelerinden biri diyebiliriz. Dünyada yetersiz beslenme hastalıklar 895 milyonu geçmiş durumda. 2018 verilerine göre Çad’ın nüfusu 16.156.531 ve bu nüfusun yüzde 34,7 si yetersiz besleniyor. Çocuklar akut beslenme bozukluğu ile karşı karşıya. 5 yaş altındaki çocukların yüzde 31.5’i gıdaya bağlı gelişim geriliği gösteriyor. Yeni doğanların yüzde 10.1’i 5 yaşını göremeden hayatını kaybediyor. Afrika’nın batının 100 yıllardır sömürüsü neticesinde siyasi istikrarsızlık ve buna bağlı sağlık, eğitim ve elbette tarım gibi ana konularda gelişmesine izin verilmemiş. Bu yüzden Türkiye’nin Afrika’da olmak üzere mazlum ve yardıma muhtaç her yerde olması çok kıymetli. Geçen hafta hükümetin ve Bilal Erdoğan’ın Bangladeş’e gitmesi aslında siyasi ilişkilerin haricinde de Türk sivil toplum kurumlarına bir mesajdı. Bangladeş’i de unutmayın mesajını aldığımızı söyleyebiliriz.
Periskop
İki gencin dünya başarısı
Gazetelerin sayfalarında yer bulsa da artık okuma oranları düştüğü için haberin değerini ortaya çıkaramıyoruz. Ya da değer bulan şeyler değişti. Ahlaksızlık, adam yaralama öldürme saçma sapan videolar büyütülüp gözlere sokuluyor. Bunda da sosyal medya baş rolü oynuyor. Tüm bu saçmalığın yerine büyütülmesi gereken bir başarı var. Dünya Nazlı Melis Coşkun ve Atılay Koltuk isimli gencin peşinden koşuyor. Neden mi? Çok zorlu bir yarışma olan Surgery Resisdent Showdown yarışmasında kalp cerrahisi, göğüs cerrahisi, klinik karar verme ve tıp tarihi gibi zor alanlarda yarışıp Yale ve Oxford’u geride bırakıp birinci oldukları için. Hacettepe Üniversiteli bu iki parlak gence acilen sahip çıkılmalıdır. Sağlık bakanlığımız ve devletimiz bu gençlere araştırma ve gelişme yapabilmeleri için çok özel imkanlar vermeli. Bu tarz haberlerin büyütülüp öne çıkarılması gençlere örnek gösterilmesi gerekiyor. ABD’de düzenlenen CT Surgery Resident Showdown yarışmasında dünyanın en prestiji üniversiteleri olan Yale ve Oxford’un tıp fakülteleri yenip birinci olan bu iki genç ile mülakatlar yapılmalı. Bunun için TV’ler sıraya girmeliydi. Ama bu haberi yapsak bile izlenirliği düşük olur diye haber yapmaktan kaçınan genel yayın yönetmenlerinin derdi toplum değil satış. Biz gençlerimizi kutluyor ve bu tip haberleri köşemizde kıyıda köşede kalsak dahi haber etmeye devam edeceğiz.
Bir hayaldi gerçek oldu: Havaalanında, garda, yalıda, AVM'de kütüphane
(Doç. Dr. Işıl İlknur Sert)
Bilgiye ulaşmayı, çevresinde daha çok kitap ve kütüphane görmeyi isteyenler olarak 1990'lı yıllarda kitap fuarlarının yaygınlaşmasını, kitap reklamlarının artmasını ve kütüphanelerin modern ülkelerdeki gibi çok sayıda ve donanımlı olmasını hayal ederdik. Bugün bu hayalin gerçek olduğunu gören neslin bir temsilcisi olarak yapılan çalışmaları mutlulukla görüyor ancak yeterince tanıtılmadığına üzülüyorum. Güzel işler yapılıyor ancak bunlar "yapay zekânın bugün de neyi başardığı" haberi kadar yer tutmuyor. Aslında başaranın kim olduğunu da düşünmek gerek. Neyi nasıl kullanacağını bilmesi gereken insana önce düşünmeyi öğretmenin gereğini naçizane her daim vurguladım. Bugün yapay zekâya büyük bir buluş olarak sarılan insanların şunu unutmaması gerekiyor: yapay zekâ dediğiniz, insanlığın yüzyıllardır düşünerek ürettiklerini kullanan bir yapı. Yani düşünmek, araştırmak, öğrenmek insanlık var oldukça varlığını sürdürecek eylemler. Bu noktada insanın şuna karar vermesi gerekiyor: yapay zekâ ile sunulanları kontrolsüz bir şekilde kabul edecek mi yoksa düşünme becerisini kullanarak, kendini geliştirerek yapay zekâyı bir araç olarak kullanıp daha ileri seviyelere mi ulaşacak?
Teknolojinin hızla ilerlemesi demek, insanın kendini geliştirmesini bırakması demek değil. Aksine, manipüle edilmemesi için insanın bugün daha uyanık olması gerekiyor. Bu noktada 1990'lı yıllardaki halim ile bugünkü halime baktığımda bilgiyi parmaklarımın ucunda erişilebilir görmek, herkes gibi beni de çok mutlu ediyor. Ama bugün bu rahatlığı sağlayan yapının kütüphaneler ve arşivler sayesinde kurulduğunu da unutmuyorum. Unutmadığım bir diğer şey ise bu kadar bilgi yığını arasında güvenilir bilgiye ulaşmanın çok daha zorlaştığı ve artık daha seçici olmayı öğrenmenin gerekliliği.
Günümüzde halkın kolayca ulaşabileceği güvenilir bilgi kaynaklarını barındıran kütüphanelerin sayısının ve niteliğinin arttığını görünce umutlanıyorum. "Ah bir de Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü mezunları daha çok istihdam edilse bu güzel kütüphanelerde" diye hayal kuruyorum. Böyle nitelikli çalışanlarla dolu kütüphanelerin ülkemizin geleceğini çok etkileyeceğini düşünüyorum. Ancak bütün bunların yanı sıra hala şu soruları duyuyorum: " Kütüphaneden kitap ödünç alınabiliyor mu? Dijital kitapların hepsine ulaşım sağlanıyor mu? Yapay zekâya soruyorum ben, kütüphaneye gerek var mı? " İnsan en yakınlarından bile hala "kütüphaneden ödünç kitap almak ücretli mi?" diye bir soru duyduğunda bu konularda tekrar ve tekrar yazmaktan kendini alamıyor. Her durumda kolaycılığa kaçan insanın, yapay zekânın manipülasyona açık yönüne teslim olacağı gibi distopik bir gerçek beni ürpertiyor. Bunu engellemenin en güzel yolu bildiklerimi paylaşmak diye düşünüyorum tekrar ve tekrar...
O halde yine kütüphaneyi ve kontrollü bilgi erişim yollarını önermeye devam etmek gerekli. Başlıkta da söylediğimiz gibi bir hayal gerçek oldu ve bugün havaalanından garlara, AVM'lerden deniz kıyısına kadar çok yerde kütüphaneye rastlayabiliyoruz. Kütüphaneden ödünç kitap almak ücretsizdir. Kütüphanelerin bilgi edinmeye yönelik böyle ücretsiz çok hizmeti vardır. Dijital veritabanları hizmeti de bunlardan biridir. Yurtdışından kitap ve makale getirmek çok pahalıyken bugün dijital bilgi kaynakları ile onlara ulaşmak basit bir üyelik ile sağlanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi böyle bir hizmeti sunmaktadır. (milletkutuphanesi.gov.tr) Ankara Milli Kütüphane (millikutuphane.gov.tr) web sitesi aracılığı ile de Ankara'ya gitmeden ulaşabileceğiniz benzer hizmetleri alabilir hatta taş plak koleksiyonlarına erişimi basit bir üyelikle yapabilirsiniz.
Dedik ya bugün çok farklı mekanlarda kütüphaneler var diye. Mesela İstanbul'da bir yalı kütüphanesinin olduğunu kaç kişi biliyor? 12 Mart 2024 tarihinde Beykoz Belediyesi tarafından açılan bu kütüphaneden bugüne dek kaç kişinin haberi oldu? Eşsiz boğaz manzarasıyla bilgi kaynaklarının uyumlu olabileceğini bu kütüphanenin varlığı bize göstermiyor mu? Boğaz manzarası eşliğinde bilgiye ulaşmak, düşünmeyi öğrenmiş bireyler için oldukça zevkli bir çaba.
Cezaevlerinde kurulmuş kütüphaneler olduğunu biliyor musunuz? Adalet Halk Kütüphaneleri adı altında iki bakanlık arasında yapılan protokollerle kurulmuş bu kütüphaneler, bilgiye erişimde fırsat eşitliği için önemli bir adım. Adalet Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı iş birliği sayesinde bugün İstanbul, İzmir, Adana, Kayseri, Elazığ gibi illerde faaliyet gösteren Adalet Halk Kütüphanelerinin yaygınlaştırılma çalışmaları sürmekte.
Konya Gar Kütüphanesinden kaç kişi haberdar? Buradan ödünç aldığınız bir kitabı ülkemizin başka bir ilindeki halk kütüphanesine iade edebileceğinizi biliyor musunuz? Yüksek Hızlı Tren seferleri, artan demiryolu taşımacılığı ile gar kütüphaneleri de sizin için bilgiye ulaşmada alternatif bir rota belirliyor. İstanbul Havalimanı Kütüphanesi de havayollarını tercih edenler için bir başka rota sunuyor.
Ankara Nata Vega AVM, Malatya Park AVM, Artvin Artrium AVM, İstanbul Kağıthane Axis AVM gibi çok sayıda alışveriş merkezinde de kütüphaneler var. Alışverişi ve bilgi edinme isteğini birlikte düşünmek değişik bir bakış sunmuyor mu bize?
Bu yapay zekâ çağında düşünmeyi yapay zekâya bırakmadan, onu sadece internet gibi bir bilgi edinme aracına dönüştürmek bizim elimizde. Düşünmeyi öğrenmek için, kendimizi geliştirmek için çok sayıda doğru bilgi kaynağına ihtiyacımız var. Kendini geliştirmek isteyen bir kişiyseniz, havaalanında, garda, AVM ya da deniz kıyısında kütüphaneler sizi bekliyor.