Anahtar Kelimeler – Dağ
Dağ kelimesini bir anahtar kelime olarak ele almamın sebebi, bu kelimenin coğrâfî bir şekli tanımlamak için kullanılmasının ötesinde psikolojik, sosyal, dinî bir anlama sâhip olmasıdır.
“Dağ” deyince aklımıza Kur’ân-ı Kerim’in ilk âyetinin geldiği mağaranın bulunduğu Hira Dağı gelir. Ya da Hz. Musâ’nın On Emri aldığı Sina Dağı’nı hatırlarız.
Dağ, bir güç, kuvvet simgesidir. Hz. Musâ, “Rabbim! Kendini bana göster de sana bakayım!” dediğinde Allah, “Sen beni asla göremezsin! Fakat şu dağa bak; eğer dağ yerinde durabilirse sen de beni görürsün” karşılığını vermiştir. (A’raf, 7/143).
Dağlar, “Biz, kendilerini sarsmasın diye yeryüzüne sapasağlam dağlar yerleştirdik ve şaşırmadan seyahat edip istedikleri yere ulaşabilmeleri için o dağlarda geniş geniş yollar, geçitler açtık.” (Enbiya, 21/31) meâlindeki âyette buyurulduğu gibi birer sınır ve güven emsâlidir.
Allah, gücü karşısında hiçbir şeyin duramayacağını anlatırken dağların bile yerinden söküleceğini buyurur: “O gün dağları yerlerinden söküp yürüteceğiz ve yeryüzünün dümdüz, çırılçıplak hâle geldiğini göreceksin. Biz bütün insanları mahşerde toplayacağız; içlerinden bir tek kişiyi bile geride bırakmayacağız.” (Kehf, 18/47)
Târihteki en büyük fetih olarak kabûl edilen ve bir çağın açılıp bir çağın kapanması kadar büyük bir öneme sâhip olan İstanbul’un fethinde en etkileyici olaylardan biri Fâtih Sultan Mehmet’in gemileri tepelerden yürütmesidir. Bir mehter marşında bu olay “Bir gün gemiler dağlara tırmandı denizden” sözleriyle anlatılır.
Dağlar, karlı tepeleriyle ulaşılması zor ve büyük hedefleri temsil eder. Karlı dağlar geçit vermez. Ama o karlar eriyerek akmaya başladığında tepelerden gelen sular ovalara bereket getirir.
Birçok coğrâfî bölgenin doğal sınırı dağlardır. Avrupa Yarımadası’nı Avrasya kıtasından ayıran Ural Dağları; Kuzey Avrupa ile Güney Avrupa’yı ayıran Alp Dağları; Kuzey Amerika’daki Rocky Dağları, Güney Amerika’daki And Dağları buna birer örnektir.
SIRADAĞLAR
Ülkemizdeki dağlardan örnek verelim. Ağrı Dağı, Cilo Dağı, Süphan Dağı, Erciyes Dağı, Uludağ gibi dağlar bozkırın ortasında azametle yükselirler. Birer yanardağ olan bu dağlar, çevrelerindeki toprakları volkanik küllerle bereketli hâle getirmişlerdir. Erciyes Dağı’ndan püsküren küller yüz binlerce yıl içinde Anadolu’daki ilk insan yerleşimleri olarak kabul edilen kaya evlerini ve Kapadokya’nın simgesi olan peri bacalarını oluşturmuştur.
Ancak sıradağların başkadır. Sıradağlar, yüzlerce kilometre uzanarak böldükleri coğrafyalarda iklim değişikliğine sebep olurlar. Toroslar, Akdeniz ile İç Anadolu’da iklim farkının oluşmasına, Kuzey Anadolu Sıradağları ise Karadeniz ve İç Anadolu-Doğu Anadolu iklim farkının oluşmasına sebep olurlar.
Bütün bunlar, dağların fiziksel özellikleridir. Ama “dağ” kelimesinin bir anahtar kelime olmasının sebebi, sembolik anlamından gelmektedir. Sıradağların iklim değişikliğine sebep olması gibi, insanlık târihinde, sosyal ve kültürel yapıda değişikliğe sebep olan insanlar vardır. Bu insanlar en büyük ortak özelliği, sıradağlar gibi, bir silsilenin devâmı ve sürdürücüsü olmalarıdır. Bu insanlar, tek başına bozkırın ortasındaki dağ ile sıradağların arasındaki fark gibi, bulunduğu zaman ve mekânda sınır oluştururlar. Sıradağların iç ve dış kısımlarındaki farklılık gibi, bu insanlarda kendilerinden önce ve kendilerinden sonra arasında fark oluşturur. Tek dağlar, sıradağlardan yüksek olsa bile (Ağrı Dağı) gibi bir iklim değişikliğine sebep olmazlar. Bir silsilenin halkası olmayan insanlarda toplumda etki bırakırlar ama değişim oluşturmazlar.
Mesela Cemil Meriç, Necip Fâzıl Kısakürek, Mehmet Âkif Ersoy, Nâzım Hikmet, Yahya Kemâl, Sâmiha Ayverdi gibi büyük edebiyatçılar, arkalarında bıraktıkları külliyatlarla büyük etkiye sebep olmuşlar ama kendilerinden öncesi ve sonrası olmadığı için bu etki, değişim ve dönüşüm sağlayamamıştır. Buna siyâsetçilerden de örnek verilebilir. Ama dünyâ siyâset târihinde değişime sebep olan kişilerin özelliği bir hânedâna mensup olmalarıdır. Fâtih Sultan Mehmet, Osmanlı hânedânın bir üyesi olduğu için benzersiz değişiklikler yapabilmiştir. Kendisinden önceki birikimi kullanmış ve kendisinden sonrakilere büyük bir miras bırakmıştır. Oysa Emir Timur, sâhip olduğu askerî güce rağmen, bir hânedan zincirinin halkası olmadığı için, ölümünden sonra devleti yaşamamıştır. Osmanlı’nın dünyâ siyâsî târihindeki en büyük başarısı otuz altı padişahlık bir hânedan silsilesini devam ettirebilmiş olmasıdır. Siyâsî sahadaki bu süreklilik, sanat, edebiyat, mimârî, din, müzik gibi alanlarda önemli eserlerin verilmesine; Şeyh Gâlipleri, Fuzulîlerin, Mimar Sinanların, Zembillilerin, Ebu Suudların, Itrî ve Dede Efendilerin çıkmasına zemin oluşturmuştur.
KURUMSALLAŞMA - EKOLLEŞME
İnsanların yüksek ama tek dağ olup arkalarından bıraktıkları mirâsın heba olmaması ve sıradağların sebep olduğu iklim değişikliği gibi, târihsel akışı değiştirebilmesi için, kurumsal bir düşünce ve eylem ortamı gerekmektedir. Bugün hâtıralarına saygı geceleri düzenlendiğimiz, adlarını taşıyan ödüller verdiğimiz (Cemil Meriç, Necip Fâzıl Kısakürek, Mehmet Âkif Ersoy, Nâzım Hikmet, Yahya Kemâl, Sâmiha Ayverdi gibi) isimlere yenilerinin eklenememesinin sebebi, bu isimlerin kurumsal bir yapı içinde ve zincirinin birer halkaları olmamalarıdır. Bu isimler kendi gayret ve şahsî çileleriyle saygı duyulacak işler yapmışlardır. Ama devamı gelmediği için kendilerinden sonra bir edebî ve kültürel iklim değişimi ve dönüşümü olmamıştır.
Aynı durum siyâsîler için de geçerlidir. Allah başımızdan eksik etmesin diye duâlarımızı esirgemediğimiz isimler, kurumsal bir yapılanmanın içinden gelip en iyi olduklarını ispatladıkları için değil, şartlar denk düştüğü için, hasbelkader görev ve hizmet eden isimlerdir. Siyâsî bir silsilenin devâmı ve bir zincirin halkası olmadıkları için, bir isim için “ondan sonra ne olacak” endişesinin yaşanmasının sebebi budur. İster edebî kişilik olsun, ister siyâsî bir isim olsun, olağanüstü çaba ve gayret ile oluşturdukları birikim, kendilerinden sonra verimli kullanılamamakta ve kalıcı bir değişim olma ihtimâli azalmaktadır.
Necip Fâzıl’ın, “Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik” şeklinde ifâde ettiği silsile olarak var olan değil, mirâsını taşıması için var olmasını hayâl ettiği bir gençliktir. Necip Fâzıl’ın bu hayâlinin gerçekleşmesi için Büyük Doğu adıyla kurduğu kurumsal yapı, maalesef silsileyi devam ettirememiş ve yeni Necip Fâzıllar çıkarmamıştır. Sâmiha Ayverdi de Kubbealtı ile aynı kaderi paylaşmaktadır. Bu ve daha nice büyük isim için anma geceleri düzenlenmekte, dergiler özel sayılar yayınlamakta, belgeseller çekilmektedir. Ancak bu büyük isimler, arkalarında bir ekol bırakamamışlardır. Bunun suçlusu onlar değil, onları örnek alması gereken kişilerin onlar gibi çabalamak yerine onları taklit etme kolaycılığına kaçmalarıdır. Bundan millet olarak da mağduruz. Bu yüzden “kültürel iktidar” zâfiyeti yaşıyoruz. Bize düşen, dağların zirvesine çıkıp kahraman olan dağcılar gibi yapmak yerine, kendini var edip bize miras bırakan büyük isimlerin yanına yeni dağlar eklemek için gayret sarf etmek, onların yolunu ileriye ve geleceğe uzatmaktır.