Ekranların Sessiz Saldırısı ve Ailenin Müdafaası
Savaşın şekli değişti. Artık yalnızca sınır boylarında, cephe hatlarında verilen bir mücadeleden söz etmiyoruz. Bugün savaş; zihinlerde, algılarda ve en mahrem alanımız olan evlerimizin içinde sürüyor. Üstelik bu yeni savaşın en etkili silahı ne tank ne tüfek… Bu savaşın mühimmatı ekranlardan akıyor.
Bir zamanlar aileyi bir arada tutan, aynı sofrada buluşturan televizyon; bugün aynı ailenin fertlerini farklı odalara ayıran, her birini ayrı bir dünyanın içine çeken bir aygıta dönüştü. Asıl tehlike de tam burada başlıyor. Çünkü bu yeni dünyanın dili, bu milletin değerleriyle aynı dili konuşmuyor.
Dizilerde sadakat bir zafiyet, ihanet ise “insanî bir tercih” gibi sunuluyor. Mahremiyet, reyting uğruna pazarlanan bir metaya dönüşüyor. Şiddet, güç gösterisinin bir parçası olarak estetize ediliyor. Kolay kazanç, hızlı hayat ve sınırsız haz; genç dimağlara bir başarı hikâyesi gibi enjekte ediliyor.
Bu tabloyu basit bir “yayın politikası” meselesi olarak görmek, meselenin vahametini kavrayamamaktır. Burada daha derin, daha sistematik bir yönelim söz konusudur. Kültür üzerinden yürüyen, değerleri aşındırmayı hedefleyen bir kuşatma ile karşı karşıyayız.
Dikkat edilirse ekranlarda kurulan dil; aileyi problemli bir yapı, fedakârlığı anlamsız bir yük, iffet ve hayâyı ise çağın gerisinde kalmış kavramlar olarak resmediyor. Bu yalnızca bir anlatı tercihi değildir; bu, yeni bir insan ve toplum tasavvurunun inşasıdır.
Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar artık sadece silahla yürütülmüyor. Algı yönetimi, medya gücü ve dijital içerikler bu mücadelenin en kritik cepheleri hâline gelmiş durumda. Nitekim Benjamin Netanyahu’nun medyayı “sekizinci cephe” olarak tanımlaması, bu gerçeğin açık bir itirafıdır.
Özellikle küresel ölçekte üretilen içeriklerin, belli bir bakış açısını parlatırken diğerlerini görünmez kılması; masumu zalim, zalimi mazlum gibi sunabilmesi, bu savaşın ne denli sofistike yürütüldüğünü gösteriyor. Dijital platformlarda dolaşıma sokulan yapımların büyük kısmı, sadece bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda bir değer dünyası inşa ediyor.
Bu noktada meseleyi “izler geçer” diyerek hafife almak, geleceğimizi göz göre göre riske atmaktır. Çünkü güçlü toplumların temelinde güçlü aile yapısı vardır. Aile zayıfladığında toplum çözülür; toplum çözülürse hiçbir savunma hattı ayakta kalamaz.
Peki ne yapmalı?
Öncelikle meselenin farkına varmalıyız. Ekranın karşısında edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp bilinçli bir seçici hâline gelmek zorundayız. Aileler, özellikle çocukların ve gençlerin maruz kaldığı içerikler konusunda daha dikkatli ve daha sorumlu davranmalıdır.
Yayıncı kuruluşlar ise “reyting” bahanesinin arkasına sığınamaz. Toplumsal sorumluluk, ticari kaygıların önünde gelmek zorundadır. Aynı şekilde Radyo ve Televizyon Üst Kurulu gibi kurumların da aileyi ve toplumsal yapıyı koruyacak adımları kararlılıkla atması gerekir.
Ancak bütün bunların ötesinde, asıl mesele bir duruş meselesidir.
Bu millet, tarih boyunca nice açık saldırıyı püskürtmüş bir millettir. Fakat bugün karşı karşıya olduğumuz tehdit, açık değil; sinsi ve sessizdir. Kurşun sesi yoktur ama tesiri derindir. İşte bu yüzden daha fazla dikkat, daha fazla basiret gerektirir.
Her konferansımda söylüyorum aile bizim küçük devletimizdir, küçük devleti kaybeden büyük devleti de kaybeder.
Ekranlardan evlerimize giren her içerik, ya bizi biz yapan değerleri tahkim eder ya da onları biraz daha aşındırır. Tercih bizimdir. Ya bu sessiz kuşatmayı görmezden gelip akışa kapılacağız ya da ailemizi, kültürümüzü ve geleceğimizi korumak için bilinçli bir duruş sergileyeceğiz.
Çünkü mesele yalnızca bir ekran meselesi değildir. Mesele, bir medeniyet meselesidir.