Türkiye Okumuyor

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Bu cümleyi kurmak kolay. “Türkiye okumuyor.” Ama bugün o cümleyi başkasına değil, önce kendime söylüyorum. Çünkü bir ülke okumuyorsa, o ülkenin içinde ben de varım.

Resmi verilere bakalım. TÜİK kayıtlarına göre her yıl yüz binlerce yeni materyal basılıyor. Kâğıt üzerinde üretim var. Peki ya okuma?

OECD’nin PISA araştırmaları ve kültürel istatistikleri, Türkiye’de düzenli kitap okuma oranının birçok ülkenin gerisinde olduğunu gösteriyor. Oralarda okuma kültürü eğitimle, sokakla, yaşamla iç içe. Finlandiya’da kütüphane kültürü toplumun kılcal damarlarına kadar inmişken, Almanya’da kişi başına düşen kitap bütçesi bizim katbekat üstümüzde. Güney Kore’deki öğrencilerin okumaya ayırdığı süre ise OECD ortalamalarını aşıyor.

Bizde ise mahalle aralarında yaşayan, nefes alan kütüphanelerimiz eksik. Kitap okumaya ayrılan süre, ekran başında geçirilen sürenin çok uzağında.

Elbette burada tek meselenin sadece kişisel tercihlerimiz olmadığını biliyorum. Kitap fiyatlarının geldiği nokta ve düşen alım gücü, okumayı giderek kültürel bir eylemden çıkarıp ekonomik bir lükse dönüştürüyor. Ama faturayı sadece şartlara keserken, dönüp bir de kendimize bakalım.

Kitap var. Ama biz yokuz.

Bir ekranın karşısında saatlerce kalabiliyoruz. Kastettiğim e-kitapların dijital sayfaları veya sesli kitapların zenginliği değil; bizi içine çeken o sonsuz kaydırma hali. Haber akışı, kısa videolar, tartışmalar, bildirimler… Parmaklarımız sürekli hareket halinde ama zihnimiz yerinde sayıyor olabilir mi?

Ekran bize hız veriyor; kitap ise yavaşlatıyor. Belki de sorun burada. Yavaşlamaktan korkuyoruz. Kitap, insanı kendisiyle baş başa bırakır. Sorgulatır. Rahatsız eder. Susturur. Aynaya bakmaya zorlar. Oysa ekran bizi sürekli meşgul eder; düşünmeden tüketmeye alıştırır.

Ben de dâhilim buna. Bir kitabı bitirmeden yeni bir videoya geçebiliyorum. Bir paragrafın altını çizmeden bir tartışmanın altına yorum yazabiliyorum. Sonra “Türkiye okumuyor” diyorum.

Belki mesele sadece ulusal ya da ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda kişisel bir disiplin meselesidir. Ekranla kurduğumuz o tek yönlü bağımlılık, kitabın sunduğu derinlikten uzaklaştırıyor bizi. Çünkü kitap emek ister. Sabır ister. Sadakat ister. Oysa ekran; anlık haz verir, çabuk unutturur.

Şimdi soruyu büyütmeden küçültelim. Ben bu yıl kaç kitap bitirdim? Bir ayda kaç saatimi o anlamsız akışlara, kaç saatimi kitaba ayırdım? Çocuğum beni en son ne zaman kitap okurken gördü?

Bir ülkenin okuma alışkanlığı istatistiklerden önce evlerin içindeki sessizlikle ölçülür. Raflardaki tozla, açılmamış sayfalarla, “sonra okurum” diye ertelenen niyetlerle…

Belki de “Türkiye okumuyor” demek yerine, “Ben daha fazla okuyabilirim” demekle başlamalıyız. Çünkü kültür ithal edilmez, inşa edilir. Ve inşa küçük alışkanlıklarla başlar. Akşam bir ekranı kapatıp bir sayfa açmakla.

Tam da Ramazan’ın o yavaşlatan, bizi kendimizle yüzleştiren, sabrı ve iradeyi hatırlatan ikliminden çıkıp bayrama kavuştuğumuz şu günlerde, bu iradeyi zihnimiz için de gösteremez miyiz? Neden zihnimize de bir bayram yaşatmayalım? Ekranların o yorucu gürültüsünden uzaklaşıp, kitapların o dingin dünyasına adım atmak, kendimize vereceğimiz en anlamlı bayram hediyelerinden biri olmaz mı?

Peki biz gerçekten okumuyor muyuz… Yoksa okumaya cesaret mi edemiyoruz?

Bu bayramın, sadece sevdiklerimizle değil; ertelenmiş niyetlerimizle, açılmamış sayfalarla ve kendimizle de kucaklaştığımız bir uyanışa vesile olmasını dilerim.

Ramazan Bayramınız mübarek olsun.

 

Muhabbetle…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...