Baharı beklerken
Yeni bir mevsime girdik girmesine de “mart kapıdan baktırır” diye de tedbiri elimizden bırakmıyoruz. Her tarafta bahar havası var. Baharı yansıtan en önce kır çiçekleri oluyor. Bu durum insanın içini kıpır kıpır bir hale döndürüyor. Yol kenarlarından, bağ ve bahçelerden geçerken gördüğümüz çiçek ziyafetini, sanatın ve edebiyatın içine doğru taşımak öncelikle şair ve ressamlara düşmektedir. Nedense böyle kabul görse de her gören gözün şiirini yazmak da mümkün gözükmüyor. O nedenle her insanın aldığı bedii zevklerin şiiri ve resmi de yok.
Aslında martla birlikte mırmırları artan kedilerle kuş cıvıltılarının da çoğaldığını; buna sebep birdenbire insanın üstünü başını değiştirme telaşıyla grip, nezle gibi hastalıkların da kol gezdiğini evimizde, komşularımızda, dostlarımızda pekâlâ görebiliyoruz. Bahar bir diriliş mevsimiyle kendisini yenilerken, insanların üzerindeki hantallığı da attırmakta birebir görev yapıyor. Kış uykusundan uyanıyor börtü böcekler, yılanlar ve çıyanlar.
“Baharı bekleyen kumrulara” şarkılar yazılsa da her bahar; yeni muştularla, yeni doğumlarla dağlardan süzülerek insanın içine doğru bir yolculukla önce kentlere, sonra sofralarımıza doğru yerleşmektedir. Yine böyle bir zamanı yakalıyoruz. Her tarafta açan badem, zerdali, kayısı ve erik ağaçlarının; cümbür cemaat, kupkuru gibi duran dallarından ve kollarından fışkırmışçasına ortalığı tebessüme çevirmekle kalmıyor, arıların ve kelebeklerin dansını da bizlere müjdeliyor.
Artık yeni bir baharla süsleniyor insanların yürekleri. Edebiyatın seyri de kendiliğinden; kış yazılarından, kardan, doludan ve fırtınadan kurtularak çiçek çiçek açmış nergislerden, mor menekşelerden, sümbüllerden demlenmeye başlıyor. İnsanların mevsimlik değişimleri sadece edebiyatın alanında olmuyor. Aynı zamanda kışın hantallığını atarak bahar giysilerinin sandıklardan çıkarılmaya başlandığını, sofaların temizliklerinin yapılarak yaza doğru hazırlıklara girildiğini de görmek mümkün artık. Balkon çiçekleri baharın geldiğini yansıtan renkleriyle sahiplerini de taze bir neşeye sevk ediyor.
Evin ön ve arka taraflarında kalan bölümlerdeki toprakla meşguliyetlerin epey bir zamandır sürdüğünü, çapalanmış topraklardan yeşilliklerin boy göstermesinden anlıyoruz. Bir süre sonra fıskiyelerden sular fışkırmaya başlayacak; her türlü çiçeklerle, güllerle yüzlerimiz gülecek. Hafta sonları büyük şehirlerde oturan insanların şehri terk ederek ailelerle yeni şenlikleri, yeni kaynaşmaları oluşturacağından da kuşku duymuyoruz.
Aslında geçen yıl bizlerle birlikte olan kimi yakınlarımızın aramızdan ayrılıp gittiklerini; tıpkı kış boyunca ölü gibi duran ağaçların dirilişleri gibi, onlar bedenen bizlerle olmasalar da yüreklerimizde onlara her zaman yer verdiğimizi biliyoruz. Edebiyat dünyamız iki bin sekizde büyük kayıplara uğradı. Erdem Bayazıt, Dilaver Cebeci, Cengiz Aytmatov, Ahmet Yüksel Özemre, Necla Pekolçay, Mahmut Derviş, Nusret Çolpan, İlhan Berk, Avni Anıl, Ali Püsküllüoğlu, Leyla Gencer, Necdet Tokatlıoğlu, Metin Ant, Fethi Naci ve iki bin dokuzdaki kaybımız ise Bahtiyar Vahapzade... Bunlar sayabildiklerim, bir de sayamadıklarım var. Onlarca kayıp verdik kültür ve sanat dünyamızdan. Rahmetle anıyoruz her birini. Bir yıldız gibi kayıp gittiler öte dünyaya. Diliyoruz ki herkes kendi azığını, kendi yükünü hazırlayarak gitmiştir. Her birimizin de bir gün gelip gideceği yer orası. Tıpkı kışın soğuğu, ayazı ve karın yağışıyla her yerin örtülmesi; sonra güneşin doğuşuyla birlikte her şeyin harekete geçerek aslına dönüşüne benzer bir surette şekillendiğini görüyoruz. “Yükü hazırlayıp yolculuğa hazır beklemek” diyorlar eskiler buna. “Eleğimi eledim, astım duvara. Gidebilirim artık” der gibi hazır olmalı insan. İşte baharın tutkulu yansıyışları içerisinde bir avuç ateş gibi kavrulmakta olduğumuzu da bu vesileyle kavrıyoruz.
Ahmet Haşim “Bize Göre”de bahar için şu notları düşmüş: “Ne yazık ki vücudun çökmesi zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. Manasız çocukluk, tatsız gençlik, olgunluk çağına hazırlanmaktan başka nedir? Zekâ -nar, ayva ve portakal gibi- genç renk ve koku kazanan bir sonbahar mahsulüdür. En az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. Dünyayı idare eden, ilim, fen, sanat ve edebiyat cereyanlarını idare eden, şakakları beyazlanmış kafalardır. Genç allame ve genç dahi bir mucizedir ki bazı yerlerde vücut buluyor. Ne olacağı meçhul yeni doğmuşlara yer açmak için ölümün her sene, bilhassa baharda, kır saçlara attığı tırpan, kim bilir, tabiata karşı insan zaferini ne kadar geciktirmektedir!”
Ne kadar çekici geliyor oysa ilkbahar. Yaseminlerin kokusunu duyuyorum. Balık ağzı çiçekleri açmak için hazırlık yapıyor. Yediveren güllerimiz ise hiç terk etmedi bizi, sürekli açıp durdu. Bir süre sonra narların çiçek açacaklarını düşünüyorum da içim içime sığmıyor. Parklar şimdilerde mevsim çiçekleriyle dolup taşıyor. Lalelerle süslenecek her taraf. Türk kadınlarının oyaları, nakışları, namazlıkları, masa örtüleri, kilimleri, heybeleri hatırıma geliyor da; desenlerini hep doğadan, çiçeklerin zarif formlarından almışlar. Alın yazmalarına nakış nakış işlemişler de gelenekselleşen plastik sanatların membaını oluşturmuşlar. Burada ata ve analarımızın özgünlüğünü yakalayarak ne kadar asil durduklarını; yapmacıksız ve karışıklıktan uzak bir sadelikle, incelikle tarihe tanıklık ettiklerini görmek mümkün. İşte kitabın, romanın, şiirin ve öykünün kazandırdıklarıyla beslendiğimiz bu geçmiş sanat sofrası; hayatımızı güzelleştirmekle kalmayıp ebedi âlemle birlikte edebi âlemi de süslediğini bizlere kanıtlıyor.
Şiirin özü de, edebiyatın özü de, insan olmamızın özü de budur: Gördüğümüz her şeyi estetik duyarlılığımızdan geçirerek bir bilinçle, bir şuurla hafızalarımıza yerleştirmektir. Bu durum aynı zamanda gelenekselleşerek devam eden bir medeniyetin örgülenmesi anlamını taşır. Baharla birlikte yeni bir heyecan başladı ruhumuzda. Toprakta ve doğada başlayan o uyanışın kalbimizdeki yankısıdır bu. Her ana, her zamana, her güne ve her yeni başlangıçlara iyi gelir bahar.
Bir bahar muştusuyla yeni heyecanları hep birlikte; yeni merhabaları, yeni sesleri ve yeni sohbetleri deneyerek, her birimize yeryüzünün en güzel çiçeklerinden birer buket niyetiyle:
Rüzgâr yalayıp geçse de ömrümüzü
Çiçeklerin diline düşen bahar
Seni bulmak için çırpındım ömrümce
Anladım ki şimdi ilkbahar.
Arılar sana uğrar, sana konar kelebekler
Çeşit çeşit çiçekler, her türlü karanfiller
Bir sevgiliye verilecekler
Anladım ki şimdi ilkbahar.
Papatyalardan fal tutacak yeni yetme kızlar
Çimenlerde oynayacak on üçlüler
Sincaplar zıplayacak ceviz ağaçlarından
Çağla, erik ve badem bas bas bağıracak
Anladım ki şimdi ilkbahar. Bahar, sadece doğanın değil, ruhun da kış uykusundan uyanışıdır; toprağın suya, insanın umuda kavuştuğu o büyülü andır. Her çiçek bir vaat, her esinti bir taze nefestir bu mevsimde. Kalplerimizdeki hantallığı süpürüp atan bu muazzam uyanış, bize aslında her sonun yeni bir başlangıca gebe olduğunu sessizce fısıldar. Nihayetinde ömür dediğimiz bu döngüde, dallarımız kurusa da köklerimizin derinlerde sakladığı o diriliş azmi, bizi her Mart ayında yeniden çiçeklenmeye davet eder.