Körlük ve suskun yığınlar

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Öyle bir zaman diliminden geçiyoruz ki, adeta bütün insanlığın ve toplumların basireti bağlanmış, gözlerine ağır bir perde inmiş durumda. Dünyanın dört bir yanında zulüm, haset ve kahpelikler kol geziyor; masumlar eziliyor, haksızlıklar arşa ulaşıyor. Bizler ise sadece izliyoruz. Görmeyen, duymayan ve en acısı da haksızlık karşısında konuşmayan sessiz yığınlar haline geldik. Ne acı!

Bu suskunluğumuzun, bu tepkisizliğimizin altında yatan asıl neden ise belli: Konfor alanlarımızdan feragat edememek. Rahatımız bozulmasın, düzenimiz sarsılmasın diyerek başımızı öne eğiyoruz. İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı bir dünyada, kendi küçük ve steril dünyalarımızın sahte güvenliğine sığınıyoruz. Kardeşinin feryadını duymamak için kulaklarını tıkayan bir toplum, ruhunu kaybetmeye mahkumdur.

Bir de işin "tribüne oynama" boyutu var tabii. Sosyal mecralarda yapılan iki süslü paylaşım, altı boş üç slogan ile vicdanımızı rahatlatma telaşındayız. Sanal alemlerde kükreyip, gerçek hayatta sus pus oluyoruz. Klavyenin başında iki beylik laf edince bir anda "vatan kurtaran Hasan" oluveriyoruz. Hakikatte ise hiçbir kanayan yaraya merhem olmuyor, hiçbir düşenin elinden tutmuyoruz. Eylem yok, sadece gösteriş var.

Ben bu acıların, bu çaresizliklerin en canlı şahitlerinden biri oldum. Savaşın o soğuk ve yıkıcı yüzünü bizzat sahada, gözleriyle görenlerdenim. Suriye'deki yangının ilk gününden itibaren yardım organizasyonları için bulunduğum Reyhanlı'da, Yayladağı'nda, o sınırın sıfır noktasında mültecilerin çaresizce ülkemize sığındığı anlara, o korku dolu gözlere tanıklık ettim. Etiyopya'daki (Habeşistan) Somalili mültecilerin kamplarında, savaşa şahitlik etmiş o mahzun çocukları gördüm.

Ukrayna-Rusya Savaşı'nın o kara günlerinde, Romanya'nın Siret Sınır Kapısı'nda evlerini, hayatlarını terk etmek zorunda kalan çaresiz kadınları, yaşlıları, ürkek çocukları gördüm. Lübnan'a gittiğimde ise bambaşka bir direniş ve hafıza ile karşılaştım; İsrail'in vurduğu yerleri sırf gelecek nesiller savaşın o acı izlerini görsün, unutmasın diye onarmayıp öylece bırakan bir halkın o vakur gayretini gördüm.

Orada, o sınır boylarında, o enkazların arasında ve mülteci kamplarında bir gerçeği iliklerime kadar hissettim: Mazlumun dili, dini, ırkı sorulmaz. Acı evrenseldir; çaresizlik her coğrafyada aynı dilsiz feryatla yankılanır. Eğer o karanlığın ve yokluğun ortasında birine bir el uzatabiliyorsan, o tutunan el o iyiliği ömür boyu unutmaz.

Ama maalesef bizler, sıcak evlerimizden bu gerçekleri ya tamamen görmezden geliyoruz ya da sosyal medyadaki iki paylaşımla o acıyı gördüğümüzü, anladığımızı sanıyoruz.

Peki ama soruyorum: Bütün bu devasa veballerle nasıl ve nereye gideceğiz? Ekran karşısında dünyadaki yangınları bir film izler gibi izlemenin ağırlığını yarın nasıl taşıyacağız?

Allah affetsin, bu kadar körlüğün, bu kadar sahte duyarlılığın hesabını nasıl vereceğiz bilmiyorum.

Artık silkelenip kendimize gelme vakti. Sahte kahramanlıklardan ve konforlu suskunluklardan sıyrılıp, zulmün ve çaresizliğin karşısında etten kemikten bir duruş sergilemek, kardeşlerimize gerçek bir el uzatmak zorundayız. Aksi takdirde, göz yumduğumuz bu acıların sessiz ortakları olarak karanlığa karışıp gideceğiz.

Unutmayalım; zulme sessiz kalarak koruduğumuz o sahte konfor, gün gelecek hepimizin en büyük esareti olacaktır.

 

Muhabbetle...

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...