Ayna
Şimdi, tam da şu anda, dünya telaşının gürültüsünü kapının ardında bırak ve karşındaki o pürüzsüz yüzeye odaklan. Evini ve evindekileri unut. İşini ve işinden kazandıklarını unut. Makamını, tahtını, arabanı, atını, villanı, lüks alışkanlıklarını terk et. İran, ABD ve İsrail savaşını, Gazze’de, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta, Halep’te, Şam’da, Bağdat’ta, Türkistan’da, Kırım’da, Kerkük’te, Musul’da, Yemen’de teröristlerin kıydığı binlerce canı bir anlığına bir kenara bırakarak kendine dön. Derin bir nefes al. Gözlerini aksine diktiğin aynada aslında iki kişiyle karşı karşıyasın: Biri dünyanın gördüğüdür, yani süslü kelimelerle kuşattığın, her sabah özenle giydirdiğin o dış kabuğundur. Diğeri ise en derinde, her şeyden azade, sessizce bekleyen hakikatindir. Bu seans, sadece camın ardındakini değil, camın içindekini keşfetme yolculuğudur. Peki, ders vermek ve almak nedir? Süslü püslü sözler zahiri ne kadar gizleyebilir? Kişi zahirdekileri kandırsa da kendisini kandırabilir mi?
İDRAK PAYLAŞIMI
Ders vermek ve almak denilen o kadim alışveriş, aslında bir bilgi aktarımı değil, bir idrak paylaşımı, bir ayna tutma sanatıdır. Sadece anlatmak değil, karşındakinin zihninde ve gönlünde bir kapı açmaktır. Ders almak ise o kapıdan geçmeye, o aynada kendi eksiğiyle yüzleşmeye gönüllü olmaktır. Eğer kişi anlatılanı kendi hayat süzgecinden geçirmiyorsa, yaşadıklarıyla söyledikleri birbirine uymuyorsa, yazdıklarıyla hâlihazırda bulunduğu durumun uyuşmazlığı varsa o ders sadece boşlukta yankılanan ve kaybolan bir ses yığınından ibaret kalır. Gerçek öğrenme, aynadaki tozu fark edip onu silme cesaretiyle başlar. Yaşadıklarınızla varlık gösterebilirsiniz. İnandım demek yetmez. İnandığınız ilkelerle uyumlu olmalısınız.
Zahir, yani görünen o dış yüzey, süslü sözlerle ne kadar örtülebilir? Kelimeler ne kadar parlak, ne kadar ağdalı olursa olsun, niyetin kokusu eninde sonunda o cümlelerin arasından sızar. Süslü sözler geçici bir sis perdesi oluşturur, etkiler gibi gözükür. Dışarıdakileri bir süreliğine ikna edebilir ama hakikat her zaman bir yolunu bulup o çatlaklardan gün yüzüne çıkar. Su kaçağının yolunu bulması gibi gerçek, apaçık bir şekilde günü geldiğinde tezahür eder. Tasavvufun penceresinden baktığımızda, yaşadığını anlatmayan birinin sözleri ne kadar estetik olursa olsun ölü bir sestir. Çünkü söz kalpten çıkarsa kalbe ulaşır, dilden çıkarsa ancak kulakta oyalanır. İnsanlar mikroskobik düzeyde bile sahteliği sezerler. Zira samimiyet, hiçbir süslü cilanın taklit edemeyeceği bir nurdur.
Aynadaki suretine biraz daha yakından bak. İnsan, dış dünyayı ve başkalarını ikna edici bir oyunla kandırabilir, buna bir başarı payesi de verebilir. Ancak kişi kendini asla kandıramaz, sadece kendini oyalar. Psikolojinin rasyonelleştirme dediği o savunma mekanizmaları aslında bir uyuşturma halidir. İçeride bir yerlerde o öz her zaman gerçeği bilir. İnsanın kendiyle baş başa kaldığı o sessiz anlarda, dışarıya söylediği yalanlar kendi vicdan duvarına çarpıp sert bir yankıyla geri döner. Uykularını kaçırır, vicdan azabı çektirir. Başkalarını kandırdığında itibarını kaybedebilirsin ama kendini kandırmaya çalıştığında kaybettiğin şey özsaygındır. Kendi kişiliğin lekelenir, gönlün daralır ve ruhun incinir.
HÂL EN GÜÇLÜ TEBLİĞDİR
Bir antikacının kırık bir vazoyu yaldızlı boyalarla tamir edip onu kusursuz bir antika gibi pazarladığını düşünelim. Alıcı o anki ışıltıya kanabilir ama ilk sıcak temas gerçekleştiğinde o yapay cila dökülecek ve altındaki hasar tüm çıplaklığıyla belirecektir. İşte süslü sözler de böyledir; bir ambalajdan ibarettir. Eğer içindeki hediye çürükse, ambalajın ipekten olması sadece hayal kırıklığını büyütür. Hakiki olan ise dilden dökülen teknik tarifler değil, ustanın vazoyu tutuşundaki o şefkatli hâldir. Gerçek ders, kelimelerle değil hâl diliyle verilir. Büyükler, ilim ve irfan sahipleri gereksiz konuşmaktan kaçınmışlar, gerekmedikçe söz orucu tutmuşlardır. Hâl, en güçlü tebliğdir.
Şimdi aynadaki o gözlerin derinliğine, tam bebeğine bak. Oradaki mahkemede yargıç da sensin, sanık da, şahit de. Kalabalıklar içinde alkışlanan o süslü kimliğinden sıyrıl. Gece başını yastığa koyduğunda, o yaldızlı kelimelerin altında ezilip ezilmediğini ancak sen bilebilirsin. Zahiri süslemek bir zanaattır, herkes bir nebze yapabilir, fakat batını (aklını ve gönlünü) temizlemek, içindeki o aynayı parlatmak ise bir sanattır. Gayret ve çaba, her an gözetilmekte ve izlenmekte olduğunu bilme duygusuyla birleştiğinde aynı zamanda bir tövbe anlamı taşır. Sonunda tüm bu kelime kalabalığı çekildiğinde ve aynadaki aksine son bir kez baktığında görmen gereken şey, takındığın o sosyal maskeler veya arkasına saklandığın süslü cümleler değildir. Orada görmen gereken husus, tüm hatalarıyla barışmış, pişmanlıklar içinde secdeye kapanmış, sahtelikten arınmış ve kendi gerçeğiyle kucaklaşacak kadar cesur olan o çıplak ruhundur. Çünkü ayna yalan söylemez, o sadece olanı yansıtır. Görmeyi bilen için hakikat tam da oradadır.
EN BÜYÜK KAZANÇ
Aynaya bakarken gözden kaçırdığımız en büyük yanılgı şudur: Biz, dışarıya verdiğimiz görüntüyü ve kurduğumuz cümleleri kontrol edebildiğimiz sürece, içimizdeki o saklı odayı kilitli tutabileceğimizi zannederiz. Oysa zahir, yani dış yüzey, batının yani iç âlemin sadece bir örtüsü değil, onun sızdıran bir elçisidir. Sen ne kadar "allı pullu" sözlerle bir kale inşa edersen et, o kalenin taşları arasındaki harç senin gerçek niyetindir. Ve karşındaki her insan, sadece senin kelimelerini duyan bir kulak değil, aklıyla tartan, ruhuyla hisseden, iradesiyle süzen bir başka aynadır. Bil ki kardeş kabul ettiklerini nefsine tercih edecek bir hale dönüşmelisin. Onlara hizmet etmeyi en büyük kazanç görmelisin. Nefsinden vazgeçerek kardeşini önde tutmalısın.
İnsan, karşısındakini sadece mantığıyla değil, hâl dili dediğimiz o dilsiz lisanla okur. Sen ahkâm keserken sesindeki o küçücük titremeler, gözündeki anlık kaçışlar veya anlattığın yüce değerlerle örtüşmeyen küçücük bir tavrın, karşındakinin gönül süzgecine takılıverir. İşte o an, senin zahirin içini ele vermeye başlar. Sen iyi bir örnek olduğunu zannederken, karşındaki kişinin ruhu senin samimiyetsizliğini bir koku gibi duyar. Çünkü ruhun ruhla kurduğu bağda, süslü kelimeler hükümsüzdür. Zahir, sen ne kadar saklamaya çalışırsan çalış, batının şahidi olur. Sevdiğini dilin söylemesi yetmez, gönlün ifade etmesi icap eder. Sesini yükseltmen seni yükseltmekten alıkoyar; indiğini idrak etmelisin ki tevazu elbisen olsun. Tövbe edip, af dileyip gönül alasın. Gönül incitmeyesin, incittiğin o gönül unutma ki Rabbin makamıdır. Senin kendini havalarda uçuyor görmen nefsin aldatmasından ibarettir. Hor görme garibi, garipleri, yoksulları. Nice yoksullar, fakirler, öksüzler ve yetimler vardır ki onların gönüllerinde Rabbimiz taht kurmuştur. Kaybeden biz, kazanan onlar olmuştur. Unutmayasın ki “Allah (cc) kırık kalplerdedir.”
GERÇEK KALİBRE
Peki, zahirin içini yansıtmaması mümkün müdür? Bir ağacın yaprakları ne kadar gür olursa olsun; kökü, gövdesi çürükse o yaprakların yeşili er geç solar. Söyledikleriyle uyumlu olmayan bir insanın zahiri aslında en büyük itirafçısıdır. İnsanlar seni dışarıdan bakarak değerlendirirken aslında senin görünmeyen yönünün, görünen yönüne ne kadar sızdığını tartarlar. Aradaki o derin uçurum, yani söz ile öz arasındaki mesafe, senin gerçek kalibrendir; gerçek elbisendir.
Azizim, şimdi aynaya bu gözle bir daha bak. Karşındaki suretin dudaklarından dökülen o kusursuz cümleler, kalbindeki ritimle aynı besteyi mi çalıyor? Yoksa zahirin, içindeki boşluğu gizlemeye çalışan yorgun bir makyajdan mı ibaret? Unutma ki karşındaki her insanın idraki, senin o makyajının altındaki gerçek çehreyi görecek kadar keskindir. Zahir batının aynasıdır. Eğer dışarıda bir çirkinlik veya sahtelik seziyorsan bu, içerideki bir tozun yansımasıdır. Mesele aynayı kandırmak değil, aynanın arkasındaki o sırra, o hakikate layık bir suret olabilmektir. Çünkü en nihayetinde kişi aynaya baktığında sadece görmek istediğini değil, neyse onu görür ve dünya da seni, senin kendini sandığın gibi değil, olduğun gibi, yani zahirine sızan o batının rengiyle tanır.