Beşinci Cadde'de bir İranlı Trump ve Cumhurbaşkanı
Bugün ABD/İsrail ile İran arasında büyüyen savaş, sadece füzeleri değil, tarihin acı ironilerini de yeniden önümüze bırakıyor. Bir zamanlar ABD’nin para, güç ve siyaset çevrelerinin gözdesi olan isimler, Manhattan’da St. Regis Oteli’nin bitişiğinde, New York Beşinci Cadde’deki efsanevi mağazada bir İranlı terzinin kapısını çalıyordu. Donald Trump da özellikle 1980’ler ve 90’larda, o mağazanın düzenli müşterileri arasındaydı.
Önce günümüz..
SAVAŞIN GÖLGESİNDE DAĞILAN DİASPORA
Vaşington, Tahran’a bir kez daha yükleniyor. 28 Şubat 2026’da başlayan ve füzelerle bölgesel bir çatışmaya dönüşen savaşta, bugün kırılgan ateşkes görüşmeleri sürse de Hürmüz üzerindeki belirsizlik bitmiş değil; İran hafta sonu yeniden boğaz üzerindeki kontrolünü sertleştirirken, deniz trafiği ve enerji akışı üzerindeki baskı da tam olarak kalkmış görünmüyor.
Mart sonu itibarıyla 230'dan fazla çocuk öldü, 1.800'den fazlası yaralandı. Savaş; rejimi değil, masum sivillerin elektriğini, suyunu ve geleceğini vurdu. Küresel ekonomiyi de..
Bu sırada, Amerika’da sayısı 1 milyonu aştığı söylenen o devasa İran diasporası ne yaptı?
Yazık ki paramparçalar.
İki Oscar ödüllü yönetmen İranlı Asghar Farhadi "savaş suçu" diye feryat ederken sesi cılız kaldı. İngiliz-İranlı gazeteci ve "The Ex-Files" programının sunucusu Christiane Amanpour ise 1980’leri hatırlatıp, dışarıdan gelen bu askeri baskının içerideki çatlağı kapatıp rejimi daha da kemikleştirdiğini anlattı. Haksız da sayılmaz; saldırıların kendilerini özgürleştireceğini sanan bir avuç İranlı bile, yanan yakıt depolarından yağan "zehirli yağmurun" altında sadece hayatta kalma mücadelesi verdi, veriyor. İnsanlar rejimi sevmese bile, dışarıdan gelen saldırı karşısında gövdelerini ülkelerine siper etti.
BEYAZ ELDİVEN VE NY BEŞİNCİ CADDE'NİN GİZEMİ

Savaşın soğuk yüzü ve diasporanın çaresizliği bir yanda dururken, ben sizi 1980'lerin renkli dünyasına, Özal'lı yılların Türkiye'sine ve New York Beşinci Cadde'de dünya devlerini giydiren efsanevi İranlı tasarımcı Bijan Pakzad ile yaptığımız o tarihi sohbete götüreyim.
Caddeden geçen herkesin burnunu cama dayayıp içeri bakmaya çalıştığı, kapısında kilit ve üzerinde "Sadece Randevuyla" yazan küçük altın renkli bir tabelanın olduğu o gizemli mekandaydım.
Kilitli ön kapının ardında beyaz eldivenli bir görevli nöbet tutuyordu. İçerisi devasa Baccarat kristal avizeler, antika mobilyalar ve nadide İran halılarıyla adeta bir sarayı andırıyordu.
Karşımda oturan adam, efsanevi İran asıllı moda tasarımcısı Bijan Pakzad'tan başkası değildi. Yurt dışında yaşayan İranlılar arasında açık ara en tanınmış isimdi. Hollywood yıldızlarından İngiltere Kraliyet ailesine, Amerika başkanlarından dünyanın en zengin iş insanlarına kadar herkesin terzisi. Türkiye’den onunla böylesine kapsamlı bir mülakat yapmayı başaran tek Türk gazetecisiydim. Türkleri ne kadar çok sevdiğini o gün o lüks odada, çayımızı yudumlarken o kadar içten anlatmıştı ki...
Mağazanın şatafatını anlatırken kullandığı ifadelere şaşırdığımı hatırlıyorum:
“Kalbimde, buranın bir ev gibi olmasını, insanların girebileceği büyük bir oturma odası olmasını istiyordum ve oturma odası da büyük, zarif bir Fransız oturma odası olacaktı."
1980'LER TÜRKİYE'Sİ VE ÖZAL'IN İSMİ
Bijan, o yıllarda bizim için sadece bir moda devi değildi; 1980'ler Türkiye'sinin magazin ve siyaset kulislerini, gazetelerin 1. Sayfalarını meşgul eden isimlerinden biriydi. Nedeni, Turgut Özal'ın Türkiye'yi dünyaya açma rüzgârları estirdiği o yıllarda, Başbakan'ın gardırobunda Bijan'ın imzasının olmasıydı.
Dönemi bilenler hatırlar... Türkiye içine kapalı, gri yıllardan çıkmaya çalışıyordu. Özal'ın vizyonu sadece ekonomide değildi; o, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın, Ronald Reagan veya George Bush gibi dünya liderleriyle yan yana geldiğinde aynı kalitede, aynı vizyonda temsil edilmesini istiyordu. Klasik, sıkıcı lacivert/gri siyasetçi takımlarından çıkıp, o meşhur, canlı sarı ceketleri giymesi hep bu stil danışmanlığının, bu değişimin bir parçasıydı.
Tabii 80'lerin Türk medyasında bu durum kıyametleri kopardı. "Başbakanlıkta lüks düşkünlüğü mü, yoksa modernleşme ve itibar mı?" tartışmaları günlerce manşetlerden inmedi. Çoğu zaman bu durum resmi ağızlardan inkâr edildi. Hatta Sedat Ergin, 1985 yılında Cumhuriyet gazetesindeki haberinde Bijan ile konuştuğunu ve tasarımcının "Özal'ın müşterisi olmadığını" söylediğini yazmıştı.
Fakat 1989'daki mülakatımızda, Bijan büyük bir tebessümle Özal'ı giydirdiğini bizzat kabul etmişti. Ben de bunu yazdım ve doğal olarak Ankara'dan tek bir yalanlama gelmedi.
Bijan, en sadık müşterilerinin isimlerini mağazasının o meşhur vitrinine yazdırıyordu. Hatta müşteri bekleme salonunda bazı müşterilerinin çerçevelenmiş fotoğraflarını bulunduruyordu. En iyi müşterilerinin isimlerini ve memleketlerini taşıyan 100 saatten oluşan bir de duvarı vardı da ve saatler, her müşterinin memleketinin yerel saatine ayarlanmış durumdaydı.

Turgut Özal’ın ismi de o gün, dünya devlerinin, kralların ve başkanların hatta o günlerde New York mağazasının sadık müşterisi olan Donald Trump'ın yanında, o efsanevi isimler arasında parlıyordu.
Ocak 1990’da New York’ta Özal ile Donald Trump karşılaştığında, her iki ismin üzerinde de Bijan imzalı takım elbiselerin bulunması boşuna değildi. Bir İranlı terzinin imzası, o yıllarda hem Ankara’nın vitrinine hem New York’un güç ve para çevrelerine aynı anda dokunuyordu.

40 DOLARLIK KUTUDAKİ 1000 DOLARLIK KRAVAT
O gün mülakatımızda anlattıkları, tam bir girişimcilik ve pazarlama dehasının dışavurumuydu. Almanya'ya okumaya gittiğinde cebinde sadece iki yüz markı olan o genç adam, Amerika'ya gelip 10 binlerce dolarlık altın işlemeli özel koleksiyonlar, 1500 dolarlık erkek parfümleri yaratarak milyar dolarlık bir imparatorluk kurmuştu.
Bana o inanılmaz ticari zekâsını anlatırken "Bunca yıldır tek bir ürünüme bile indirim yapmadım" demişti. Aksine, satılmayan gömlekleri veya çantaları bir sonraki sezon, "klasikleştiği ve hammaddesi değerlendiği için" yüzde 30 zamla satıyordu. Lüksü nasıl sunacağını çok iyi biliyordu. Örneğin 1000 dolara sattığı o meşhur kravat... Bana dönüp, "Benim kravatım aynı kravat ama bin dolara mal oluyor. Çünkü İtalya'da sadece kutusu 40 dolara mal ediliyor. Eğer zenginseniz, sunulan ürünün o görkemi için o bin doları ödemeye razı olursunuz." ifadesini kullanmıştı.
"YALTAKLANAN DEĞİL DİZ ÇÖKTÜREN BİR İRANLIYIM"
Tüm bu gösterişin, lüksün ve Amerikan rüyasının ardında yatan asıl sırrını sorduğumda ise verdiği cevap kelimenin tam anlamıyla tokat gibiydi: "Başarımın sebebi İranlı olmamdır."
Çocukluğundan beri içinde kükremek isteyen bir aslan olduğunu anlatmıştı, o gün. Kendi deyimiyle; gerçeklerle yaltaklanan, ezik bir İranlı değil, dünyanın en büyük sanayi devlerinden biri olan ve dünyanın sert insanlarını, o güçlü erkeklerini diz çöktüren bir İranlıydı. Varlığının, kurduğu o imparatorluğun başlı başına bir siyasi mesaj olduğunu söylüyordu.
Kendisini siyasetten nasıl uzak tuttuğunu sorduğumda şu cevabı vermişti: "Batı medyasında her gün İran hakkında olumsuz şeyler yazılıyor. Benim yaptığım şey yabancılara, Amerikalılara net bir mesajdır: Tarif ettiğiniz bu lüks, o kapı, bu zarafet İran'a ait ve verdiğiniz para da bir İranlıya ait. Ben eylemlerimle siyasi görevimi yerine getirdim."

Ama Bijan’ın İranlılığı sadece bir kimlik vurgusu, bir estetik meydan okuma ya da Batı’ya verilmiş sembolik bir cevap değildi. Sohbet ilerledikçe sözü İran toplumuna, İranlı çalışanlara ve işçilere getirmişti. İranlı çalışanlara sahip olmasının birkaç nedeni olduğunu söylüyordu; bunlardan birinin onların çok zeki insanlar olmaları olduğunu anlatıyordu. Ama asıl çarpıcı olan, bu cümlenin arkasından gelen itiraftı: “Allah şahit, size şunu söylemek isterim ki, evet, ben İranlıyım. İster beğeneyim ister beğenmeyeyim, İran kültürü, Farsça ve vatanımın geçmiş ve bugünkü durumu nedeniyle bazı şeylerden etkileniyorum.”
Pasaportunun Amerikan olduğunu, ama kendisini Amerikalı olarak görmediğini özellikle vurguluyordu. “Kendimi çok ama çok İranlı olarak görüyorum” derken, bunun sadece duygusal bir aidiyet değil, hayatını belirleyen temel bir ilke olduğunu hissettiriyordu.
Hatta bir adım daha ileri gidip, doğduğu ülke olan İran’da kötü bir şey olduğunda kendisinin de doğrudan etkilendiğini anlatmıştı. Bu konuyu, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki akrabalarının bulunduğu başkanların aileleriyle birkaç kez görüştüğünü söylerken, lüks mağazasının duvarları arasında sadece modayı, zenginliği ve gücü değil; memleket acısını, sürgün kimliğini ve kopmayan aidiyet duygusunu da konuşuyorduk.
Bin notu daha vardı..
Bugünün dünyasına açılmak isteyen, girişim kurmak isteyen her gencin şu sözleri başucuna asması gerekir: "Boyunuz uzun olmasa da İngilizceniz akıcı olmasa da önemli değil. Kapınıza gelip sizi ve ürünlerinizi satın almak zorunda kalacakları kadar çok, ama çok iyi şeyler yapmalısınız."
Bugün dönüp bakıyorum... Bir yanda 1980'lerde, zekâsı ve vizyonuyla Amerikan elitlerine kimliğini altın harflerle kabul ettiren, gücünü estetik bir sanat eserine dönüştüren o "İranlı Aslan" Bijan Pakzad ve onun temsil ettiği gurur...
Diğer yanda, bugün ülkelerine bombalar yağarken, siviller hayatta kalma mücadelesi verirken kendi içindeki siyasi kavgalardan başını kaldıramayan, sesi cılız bir diaspora...
Geçmişin o ışıltılı ve gururlu hikâyelerinden, bugünün savaşla kararmış çaresizliğine uzanan bu tablo, aslında sadece bir ülkenin değil, bir coğrafyanın da ne kadar büyük bir savrulma yaşadığının en acı özeti.