Türklerde çocuk eğitiminin temeli

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Malum geçen hafta yaşadığımız okul katliamının arkasından sular hiç durulmayacak gibi geldi. Ardı arkası kesilmeyecek bir Amerikan filminin sahnesini izledik sanki ülkece. Çocuklarımızı okula gönderemedik kafamızda bir sürü senaryo dönüp durdu. Ya aynısı bizim okulda da olursa diye içimizde döndürüp durduk düşünceleri. Bir sürü sosyal medya yorumu ortalığı kuşattı. O konuştu bu konuştu herkes bir şey dedi. Ama çok az uzman görüşü dinleyebildim. Gözüm hep uzmanları aradı. Ama yıllar önce bu konuya dikkat çeken aslında hocalarımız vardı. Şimdi olayın arkasından çıkıp da işte biz demiştik mi desinler? Demek ki dikkate alınmıyor bazı şeyler. Maalesef bizde bazı durumlar yaşandıktan sonra alarma geçiliyor.

Eleştiriler

TV dizilerini eleştirenler bu çocuğun yaptıklarıyla bağ kurmaları en saçma sapan eleştiriydi. Çünkü o yaş çocuklar asla TV izlemiyorlar. Dizi de izlemiyorlar. Ebeveynler daha çok izliyor. Türkiye’de iki çeşit çeteleşme var. Birincisi sokaklarda cirit atan ve şu malum tipolojik özelliklere sahip olanlar. Olanların son bir yılda işlediği cinayetler de malum. Maalesef gül gibi çocuklarımızı kaybettik. İşte bu tipler çetelerin ürünü. Hatta büyük çapta organize ediliyorlar ve bir yerden düğme basılıyor bunlar bu cinayeti işliyorlar. Esas olay Türkiye’de infial yaratmak. Diğeri ise bilgisayardaki bazı uygulamalar üzerinden yönlendirilen tipolojiye sahip gençler. Bu konuda Netflix bir dizi de yaptı biliyorsunuz. İkinci sezonu da çekiliyordu bu dizinin. Dizi işte bu İncel gençliği dediğimiz içine kapanık kızlar tarafından beğenilmediği düşünülen gençlerin kümelendiği o grubu ve gençliği anlatıyor. Ben bu kümelenmeyi de yönetenlerin en başında biri olduğunu düşünenlerdenim. Bir gizli el mutlaka var. Tıpkı pazarlama stratejilerini reklamlar üzerinden algı ile güdüleme yapan akıllar gibi. Demek istediğim diziler, TV programları, haber yayınları bunların hepsi mutlaka bir algıya yönelik yapılıyor ve temelinde de reklam almak yani para kazanmak var. İnsan beynini en tetikleyen unsur neyse bu TV yapımcıları, bilgisayar oyun yapımcıları ve hepsi bir elden çalışıyorlar. Hepsinin kendi ajandası var.

TEMELDE GÖZDEN KAÇAN NE?

Sevgi, ilgi ve sınır. Bu üç kelime çocuk eğitiminde olmazsa olmaz ayrılmaz bir bütündür. Anne, baba çocuğunu sever. Bu temel duygudur. Ama sevgi tek başına ilgiyi açıklamaz. İlgilenmeyen ebeveyn sevgiyi tek başına iletse bile çocuğun ihtiyaçlarını fark edemez. İlgi gösteren ebeveyn sınır koymasını ve tutarlı olmasını da bilmek zorundadır. Sınırda tutarlılık en önemlisidir. Ailede anneden ayrı babadan ayrı ses çıkmamalı. Her karar eşgüdümlü olmalı. Anne babayı, baba ise anneyi çürütecek şekilde davranmamalı. Çocuk beyni büyürken ikilemlerin nedenini izah edemez. Bu yüzden de kendini güvende hissedemez. Güven illa duvarları olan bir ev, önüne koyulan sıcak yemek ve giysiler değildir. Esas güven arayışı çocuklarda tutarlı bir zihne ulaşacak kelimelerin kurduğu bağ ve davranışlar bütünüdür.

ESKİYE BİR BAKALIM

Türklerde temelde eğitim hep çocukları hayata hazırlamak üzerine kurulmuştur. Obalarda yaşarken de Türkler çocukların kız erkek fark etmeksizin ok atmayı, kılıç kuşanmayı ve ata binmeyi öğretmişlerdir. Buradan da anlıyoruz ki doğada hayatta kalma becerileri geliştirmek onu güvende tutmak için ev denilen dört duvar arasına hapsetmek değildir. Bizim çocukluğumuzdan pay biçelim. Sokakta oynamak, acıkıp komşu teyzede yemek yemek hepsi hayata hazırlanmaktı. Toplum eğitimin bir parçasıydı. Sokakta olan çocuk toplumun bir parçasıydı. Komşu teyze anneden farksızdı. Komşunun uyarması, kulağını çekmesi ya da bir amcanın yardımına koşulması hepsi hayata hazırlayan unsurlardı. Şimdi ise çocuklar evlerindeki o odalara kapanıp tek başlarına anne babalarının konforları bozulmasın diye göz ardı ediliyor. Çuvaldızı artık anne babalar kendine batırmalı.

ÇÖZÜM

Bu olay ve gençliğin geldiği nokta çok katmalı bir durum. Tek bir elden tek bir kurumdan beklenilecek bir şey değdir. Ama temelde ben bir iletişimci olarak ilk önereceğim şey acilen anne baba adaylarına dijital çağda çocuk yetiştirme eğitimi verilmesidir. Medya okur yazarı olan ebeveynler yetiştirmek zorundayız. Şu an, an itibariyle okulların rehberlik servise alarma geçirilmelidir. Çocukların davranışları tespit edilmeli ve ailelere aynı anda da ilgili bakanlıklara bildirilmelidir. Çocuklar başı boş sokaklarda bırakılmamalı gerekirse bu konuda kolluk kuvvetleri oluşturulmalıdır. Her semtte çocukları kültür sanata, spora yönlendirmek için bakanlık bütçe ayırmalıdır. Çocukların hepsi en az bir sanat dalı veya tercihan sporla uğraşmalıdır ve bu zorunluluk olmalı. Çocuklara müfredatı yetiştireceğiz diye bu sınav sisteminden bir an önce kurtulmalıyız. 15 yaş altı sosyal medya yasağı ve buna bağlı diğer önlemler acilen devreye girmelidir. Okullarda alınacak güvenlik önlemleri de ilk etapta önemli ama uzun vadede geçici çözüm olduğunu bilmeliyiz vesselam.

16 Satır

Akşam olunca

Akşam olunca sızlıyor içim, için için. Gramofonda çalan şarkı diye başlayan tüm şiirler sanki bana yazılmış şimdi anlıyorum. Hüzün bütün hayatımın ortasına geldi oturdu. Gülsem de eğlensem de hüzne dönüyorum her akşamın vaktinde. O akşamlar ki hatırlatıyor bana ölümle aramızdaki ince çizgiyi. Tıpkı güneşin son ışıklarının karanlıkla buluşması gibi ben de dalıyorum içimdeki guruba. Ta ki sabahın fecrinde yeni bir gün karşılıyor beni hayatın debdebesi ile sen varmışsın gibi yeniden yaşıyorum. Ah şu akşamlar olmasa akmayacak ölüme hayat. Bir hikâye yazılmış ikimize iki parçalı; dünya ve ahirette olmak üzere. İster inan ister inanma biz buradakini yaşadık sıra öbür taraftakinde. Öyle inandık başından biten değil bitmeyen hikâye yazılmış bize. Akşamlar fark ettiriyor bana hayatı ve ahireti. O yüzden akşam olunca buluşuyor gözlerim ruhunun ufkunda ta yeni bir fecre kadar.

 

Artı Eksi

Artı

Ağarmış saçların avantajı

Biraz da ironi; eğer benim gibi beyaz saçlarınız varsa ama kendinizi hala genç hissediyorsanız bu güzel. Ama yine de size toplu taşımada yer verenler karşısında kendinizi kötü hissetmeyin. Ya da bir kuyrukta öncelik verenlere alınmayın. Siz yaşlanmadınız, olgunlaştınız. Bu saygıdandır.

Eksi

Sosyal medyada okul baskınını konuşmak

Geçen hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşadığımız okul baskınlarının sosyal medyada yorumlanış biçiminden son derece rahatsız oldum. Özellikle Maraş’taki olayı gerçekleştiren çocuğun ailesinin seküler kesimden gelmesi sosyal medya tarafından bazı kesimlerce karşı tarafa (ki bu kelimeyi de bu anlamda kullanmayı sevmiyorum) misilleme olarak yapılması doğru değildi. Bunu iki üç kişi olarak aramızda konuşuruz. Bir kesimi yerebiliriz. Ancak milyonların yer aldığı bir alanda olayın teşhisine dair hiçbir işe yaramayacak olan tavırlar ancak daha fazla kutuplaşmaya mahal verir. Bir şeyi paylaşırken ben ne yapıyorum? Bunu burada söylememin bir yararı olur mu? Gerek var mı? Nefsi mi hareket ediyorum diye kendimize sorduktan sonra paylaşım yapmalıyız.

 

Dış Dünyadan

Sanal dünyada devriye

Türkiye’de bu konuda neler yapılıyor tam olarak bilmiyorum. Ya da bilmediğimize göre belki de özellikle kamuoyu ile paylaşılmıyor. Öyle ya! İçişleri Bakanlığımız her yol ve yöntemi paylaşırsa olur mu? Belki böyle bir uygulama var ama içeriden ihanete uğradık şu okul cinayetleri ile ilgili. Ben bilmiyorum sadece mantık ve akıl yürütüyorum. Danimarka’daki uygulama şöyle; özel eğitimli polisler her gün mesailerinin başına geliyorlar ama bütün gün bilgisayardalar. Yani Danimarka’daki bu polisler internetin her köşesinde cirit atıyorlar. Elbette farklı isimlerle polisler karanlık yerlerde, oyunlarda, sohbet odalarında dolaşıyorlar ve suçluları tespit ediyorlar. Tıpkı dışarıda devriye gezer gibi sanal alemde devriye geziyorlar. Sokağın kuralları başka sanal dünyanınki başka.

Editör

Andican ve Gölbaşı

TÜRKSOY tarafından 2026 yılı Türk dünyası kültür başkenti olarak büyük Türk hükümdarı Babür Şah’ın doğduğu şehir olan Andican seçildi. Babür Şah bugün batılı araştırmacılar tarafından da yazdığı otobiyografisi Babürname ile önemli bir kültür taşıyıcısı olarak kabul edilmektedir. Yıl içinde çeşitli etkinliklerle anılacak olan bu büyük Türk hükümdarı aynı zamanda devrinde çeşitli dil ve kültür akımlarına karşı Türkçeyi savunmuş ve eserlerini Türkçe yazmıştır. Hatta Hatt-ı Babür olarak bilinen özel bir hat yazısı icat etmiş bu yazıyla da bir Kuran-ı Kerim yazdırmıştır. Geriye doğru iz sürdüğümüzde Türk hükümdarlarının sadece savaş sanatında değil aynı zamanda kültür ve sanat dünyasında var olduklarını geleceğe eser niteliği taşıyabilecek değerler ürettiğini görebiliyoruz. Türklerin kendi kimlik inşasının yapı taşları olan bu önemli izleri takip etmek artık günümüzde daha da çok önem kazandı.

Şimdi gelelim 23 Nisan için kutlama olarak planlamış bir etkinliğe. Gölbaşı belediyesinin 23 Nisan etkinliği olarak tanıtılan videoları görünce bunların neresi 23 Nisan etkinliği diyor ve üzüntüyle karşılıyorum. Kafalarında Fransızların18.yy bitli perukları ve kıyafetleri ile bir geçit törenini öne çıkaran görüntüler ve sirk gösterileri ile 23 Nisan kutlamak mı? Hani bizim folklorumuz? Hani nerede spor etkinliklerimiz? Türkülerimiz ve diğer kadim sanat örneklerimiz yerine batının yüzlerini bizim savaş verdiğimiz o milletlerin kültürünü 23 nisana yedirmek de nedir? Zaten şu Disney karakterlerine benzeyen tipleri görünce aklıma bambaşka şeyler geliyor. Umarım bugün bu saçma sapan etkinlikler kaldırılmış yerine bizi yansıtan milli değerlerimizle özdeşleşen etkinlikler konmuştur.

 

Periskop

Kastamonu Kadın derneği ve şapka yarışması

Bir giysi ancak zamanın ruhunu yansıtabilir. Bazı giysiler zamanın da ötesindedir. Şapka ve kıyafet inkılabı ile çağdaşlaşma hareketinin başladığı ve ilk şapka giyilen ilimiz olarak tarihe geçen Kastamonu bir yarışmaya imza atıyor. Evliyalar şehri olarak bildiğimiz ve milli mücadele döneminde kadını ve erkeği ile stratejik bir nokta olan bu ilimiz şapka inkılabına sahip çıkmak için genç tasarımcıları davet ediyor.

Türkiye’nin ilk ve tek şapka tasarım yarışması “Şapkamla Çağımı Selamlıyorum”, sloganıyla bu yıl ikinci kez düzenleniyor. Cumhuriyetin modernleşme sürecini şapka ile ve kıyafet üzerinden yapmak o dönemin ruhu ile ilgili bir şeydi. Bugün Kastamonu’ya gidip bakın kadınların yüzde yetmişi başörtülüdür. Demek ki bu inkılap ruhumuza bir modernlik giydirememiş. Elbette Kastamonu Kadın derneği bu inkılaba sahip çıkabilir ve modernliği şapka üzerinden tanımlamaya çalışabilir. Ama geldiğimiz bu çağda kılık, kıyafet veya ırk üzerinden bir modernlik tanımı yapmanın artık anlamsız olduğunu görebiliyoruz. Aynı zamanda çağımızı sadece şapka ile de tanımlamak istemeyebilirim. Bu da benim tercihim olabilir. Şapka bir ontolojinin anlayışına uygun olabilir ve bu giysinin benim ruhuma benim coğrafyama uygun olmayabilir. Dolayısıyla çağımı sadece şapka ile değil başka etnik değerler üzerinden de tanımlayabilirim. Etnik kültürel değerler coğrafyaları farklı kılan, dünyamıza renklilik katan değerlerdi. İnsanlığı tek bir kalıba sığdıramayız. Gelenekselleşen bu yarışma ile Cumhuriyet mirasına sahip çıkılabilir ancak bunu bugünün modernleşmesi içinde değerlendiremeyiz. Çünkü modernlik kendi çağını kapsar. Bugünün modernliği bize ne söylüyor buralara bir bakmamız gerekiyor. Bu yarışmayı bir tasarım yarışması olarak görebilir ancak başa geçirilen kıyafetin sadece bir şapka olmadığını gerekirse bir baş örtüsü bir takke bir fes bir peruk dahi dönemin ruhunu yansıtacağı da unutulmamalıdır.

Şiddete karşı toplumsal iletişim

(Doç. Dr. Işık İlknur Sert)

İçinde bulunduğumuz günler, boğazımızda bir yumru varmış gibi hissettiğimiz günler. Okulda şiddetin en tehlikeli örneklerini yaşadığımız günler. Toplum olarak "ne yapabiliriz?" sorusunun cevabını aradığımız günler. Her uzman kendi alanı dahilinde öneriler sunuyor. Anne ve baba kimliğimizle şaşkınız, uzman kimliğimizle olanları akl-ı selim dahilinde değerlendirmeye çalışıyoruz. Çocuklarımız ve gençlerimiz için hiç bu kadar endişeli olmamıştık.

İnsanoğlu düşünmeyi ve düşünerek hareket etmeyi bırakınca ne yazık ki güdülerinin kurbanı oluyor. Buna isterseniz dışarıdan gelen uyaranlar sebep oluyor deyin, isterseniz kişisel zayıflık ya da psikolojik bozukluklar sebep oluyor deyin. İsterseniz komplo teorileri öne sürün, isterseniz bilimsel temelli sebepler ortaya koyun. Temel nedenin iletişimsizlik olduğu net bir şekilde göze çarpacaktır.

Biraz daha ileri giderek bu durumun toplumsal iletişimsizlikten kaynaklandığını söylemek mümkün. Elbette ki çok sorun var. Elbette ki kişisel problemler, dijital bağımlılık, aile hataları, ergenlik sorunları her şey sebep gösterilebilir. İçinde bulunduğumuz sorun, hemen her toplumu ilgilendiren bir sorun ve artık Türk toplumunun da kapısını çaldı. Özellikle pandemi sonrasında yaşanan bireyselleşme isteği artışı, bizi biz yapan değerleri bize unutturdu sanki. Biz aynı türküyle coşan, aynı şiirle duygulanan, aynı fıkrayla gülen, aynı bayrak altındaki milyonlarca yüreğiz. Toplumsal iletişimi en derinden kurmuş, düşmana karşı beraber organize olabilen; imece usulü ile yardımlaşabilen; halâ misafirperverliğini sürdürebilen bir toplumuz. Acıda, sevinçte, afette, sıkıntıda birbirini halâ destekleyen bireylere sahibiz. Henüz bu nitelikleri kaybetmeden onları çocuklarımıza aktarabileceğimiz bir noktadayız. Toplumsal iletişimsizliğin henüz başındayız. Bu yoldan dönebiliriz.

Bizi en çok ne yapacağını bilmeyen, oradan oraya savrulan çocuklar ve gençler düşündürüyor. Ama onlara "hal diliyle" örnek olmakta güçlük çektiğimizi unutuyoruz. Aslında yetişkinler olarak ne yapacağımızı bilemiyoruz. Evdeki çocuklarımızla mutlaka konuşmamız, onları kal'e alıp dinlememiz gerektiğini tüm iletişim uzmanları söylüyor. İletişim biliminin bize sunduğu imkânları sadece kitle iletişim araçlarının yaygın kullanılmasını sağlayarak değil, o araçları doğru kullanarak ve kullandırarak değerlendirmek gerek. Bunun en başında da kendi sözlerimizle ve davranışlarımızla kurduğumuz iletişim geliyor. Yine iğneyi önce kendimize, biz yetişkinlere batırmamız gerekiyor. İletişim bilimciler bunu daha açık seçik bize anlatıyor. Yeter ki kulak vermeyi deneyelim.

Uzmanlar tarafından, toplumsal iletişimin iki önemli temel işlevi var denilmekte. Kişinin, içinde bulunduğu toplumun bir üyesi olduğunu idrak etmesi yani toplumsallaşması ve kültürün var olabilmesi için nesilden nesile kültür iletiminin sürmesi yani kültürel mirasın korunması ve yaşatılması. İnsan, toplumsal bir varlık. Kendini ait olduğu toplumda var ettiği zaman mutlu olabiliyor. Zaman zaman yalnız kalmayı tercih etsek de ailemiz, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz bizi hayata daha çok bağlamaz mı? O halde kendisini bir toplumun üyesi olarak hissetmek ve edinilmiş kültürel değerleri paylaşmak bir insan için çok önemli olmalı. Kabul edilmek, sevilmek, saygı görmek, bir yaşam amacı edinmek aslında her birimiz için olduğu kadar çocuklarımız ve gençlerimiz için de önemli; hatta belki daha da önemli.

Peki çocuklarımızın ve gençlerimizin bu aidiyet sorunuyla kim ilgileniyor? Her aile çocuğuna yeterince vakit ayırabiliyor mu? Rehber öğretmenlerimizi dinleyen var mı? Sınıf öğretmenlerinin dikkat çektiği noktalara bakmayı ne zaman öğreneceğiz? Belki de artık sorumlulukları farklı şekilde paylaşmanın vakti gelmiştir. Ülkemizde kültür, sanat ve eğitimin elele vermesini daha ne kadar bekleyeceğiz? Bu alanlar ile bir kültürel atılım, bir toplumsal kalkınma yaşanma zamanı da geldi. Sanata yetenekli nice genç evladımız var. Onlara kurs verebilecek nice emekli sanatkâr var. Onları doğru bir merkezde buluşturmak güzel bir adım olabilir. İşinin ustası meslek erbapları ile gençleri bir araya getirip meslek seçiminde onları yönlendirmek mümkün olabilir. Sinema kulübü, kitap kulübü, kültürel etkinlik kulübü kurma anlayışı daha da yaygınlaşabilir. Böylelikle bu zorlu yolda aile de öğretmen de yalnız bırakılmamış olur.

Herkes kendi uzmanlık alanından çareler öneriyor, bu toplumsal çürüme başlangıcına deva olmak istiyor. Bilgi ve Belge Yönetimi alanı da bu noktada çözüm önerebilecek bir yetkinliktedir. Sunulacak önerilerin göz ardı edilmemesi gerekir. Bu noktada doğru çalışmaların yapılabilmesi için kütüphaneler belki de bir süzgeç görevi üstlenmelidir. Doğru insanları bir araya getirmek, dertlere çare bulmak için alternatif yollar sunmak, belki de akıl danışılacak mekanlar olarak kütüphaneler kullanılabilir.

Nasıl ki kütüphanelerin bazı alanlarının eğitim için etüt merkezi olarak kullanılması söz konusu ise, gençlerin moral değerlerini yükseltmek için de kütüphaneleri merkez anlamında kullanmak mümkün olamaz mı? Yeter ki etkinlik kontenjanlarını 10 kişi, 20 kişi diye sınırlamayalım. Daha farklı planlamalar yapalım. Çocukların ve gençlerin amacını soru çözmekten anlam aramaya döndürmemiz gerekiyor. Çocuklar ve gençler de konuşmak ve anlaşılmak istiyor. Her şeyi fedakâr öğretmenlerden, kimi kez ne yapacağını gerçekten bilmeyen ailelerden bekleyemeyiz. Konuşacak çok konu, dönüştürülmesi gereken çok alan var. Konu uzmanlarına kulak vermek, uzmanların iş birliği yapmasını sağlamak ve toplumsal iletişimi şiddete karşı bir kalkan olarak kullanmak gerekiyor. Yoksa Türk toplumu olarak geleceğimiz de kültürümüz de varlığımız da tehdit altında olacaktır. Birlikte güçlü isek, bir olmayı yüz yıllar boyu başarabilmişsek bu zor dönemeci de geçeceğimize inanıyorum, inanmak istiyorum.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...