Kültürel emperyalizmin yeni evresi: Düşünmenin sömürgeleştirilmesi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Modern çağın en dikkat çekici paradokslarından biri şudur: İnsanlık, bilgiye erişimde tarihinin zirvesine ulaşırken düşünme konusunda giderek daha edilgen bir hâl almaktadır. Bu durum yalnızca teknolojik bir dönüşüme değil, aynı zamanda kültürün insan üzerindeki etkisinin yeni bir evresine de işaret etmektedir.

Kültür, geleneksel toplumlarda bir medeniyetin hafızasıydı. İnsanlara kim olduklarını, nereden geldiklerini ve hayatın ne anlama geldiğini anlatıyordu. Ancak modern dönemde kültür, giderek üretilebilir, ölçülebilir ve pazarlanabilir bir endüstriye dönüştü. Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın dikkat çektiği gibi kültür artık yalnızca anlam üretmiyor; aynı zamanda standartlaştırılmış tüketim kalıpları da üretiyor. Müzik, estetik bir tecrübeden çok dinlenme verisi üreten bir ürüne; sinema, hikâye anlatıcılığından çok davranış kalıpları oluşturan bir araca; sosyal medya ise iletişim mecrasından çok dikkat ekonomisinin merkezine dönüşmüş durumda. Böylece insan, kültürün öznesi olmaktan çıkarak kültürel üretimin nesnesi hâline geliyor. Kültür artık yalnızca neyi beğeneceğimizi değil, nasıl hissedeceğimizi, neye tepki vereceğimizi ve neyi önemseyeceğimizi de belirlemeye başlıyor.

Bu dönüşümün ikinci aşaması, hakikat ile çoğunluk arasındaki ilişkinin değişmesidir. Geçmişte insan doğruyu hakikatte arıyordu. Bugün ise çoğu zaman doğruyu kalabalıkta arıyor. Bir fikrin doğruluğu, ne kadar paylaşıldığıyla; bir kişinin değeri, karakterinden çok görünürlüğüyle; bir olayın gerçekliği ise yaşanmış olmasından çok gündemde kalma süresiyle ölçülüyor. Guy Debord’un yarım asır önce dile getirdiği “gösteri toplumu” kavramı tam da bu durumu anlatır. İnsanlar giderek olayların kendisini değil, olayların temsilini yaşamaktadır. Jean Baudrillard’ın ifadesiyle simülasyonlar gerçeğin yerini almaktadır. Böylece hakikat ile çoğunluk arasındaki ayrım giderek silikleşmektedir.

Bu noktada modern dünyanın sessiz devrimi ortaya çıkmaktadır: İnsanlık tarihinin büyük bölümünde çoğunluk doğruya çağrılıyordu; bugün ise doğru, çoğunluğun onayına sunuluyor. Hakikatin ölçüsü ilkelerden ve muhakemeden uzaklaşırken görünürlük ve popülerlik, yeni meşruiyet kaynaklarına dönüşüyor.

Üçüncü aşama ise yapay zekâ çağında ortaya çıkan daha derin bir dönüşümdür. Bugün birçok kişi makinelerin insan gibi düşünmesinden korkuyor. Oysa daha büyük dönüşüm ters yönde yaşanıyor. İnsan giderek algoritmik davranıyor. Ne izleyeceğine öneri sistemleri karar veriyor, ne düşüneceğine gündem algoritmaları yön veriyor, ne hissedeceğini ise dijital kalabalık belirliyor. İnsan artık kendi kanaatini oluşturmaktan çok, kendisine sunulan seçenekler arasından tercih yapıyor. Neil Postman’ın yıllar önce işaret ettiği gibi modern insan baskıyla susturulmuyor; eğlenceyle meşgul edilerek düşünmekten uzaklaştırılıyor. Birey, dışarıdan zorlanan bir özne değil, kendi rızasıyla yönlendirilen bir performans öznesine dönüşüyor.

Bu nedenle günümüzün temel sorusu “Yapay zekâ insan olacak mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: İnsan, düşünme yetisini koruyarak insan kalabilecek mi?

Medeniyetler yalnızca şehirler, yollar ve teknolojiler inşa etmez; aynı zamanda insan tipleri de inşa ederler. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, kültürler arası bir rekabetten daha büyüktür. Asıl mesele, düşünen insan ile yönlendirilen insan arasındaki mücadeledir. Eğer kültür, hakikati arayan şahsiyetler yetiştiremiyor; yalnızca tüketen, tekrar eden ve yönlendirilen kitleler üretiyorsa, artık bir medeniyet kurmuyor, yalnızca bir sistem işletiyor demektir. Modern kültürel emperyalizmin nihai başarısı da tam burada yatmaktadır: İnsanlara ne düşüneceklerini söylemekte değil, düşünmeyi gereksiz hâle getirmekte.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...