Kalbimizle çok şey başarabiliriz

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Bu alelade söylenmiş bir söz değil. Gerçeğe işaret eden bir cümle. Büyük veliler, mütefekkirler “İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır” demişlerdir. Başka başka alimler aynı sonuca çıkacak farklı sözler söylemişlerdir. Nereden geldiğini bilemesek de bir cümle vardır, yüceler yücesi Allah’ü Azimü Şan’ın ben alemlere sığamadım ancak müminin kalbine sığdım derken bu cümleleri tasdik eder niteliktedir. Sonuçta bu cümleler Kuran’ın iç manasına derinliğine aykırı değildir. İnsan etten, kemikten oluşan öylesine bir makine değildir. Bugün insansı robotlar yapmaya çalışıyor bilim dünyası. Komut alıp veren. Ezberlenmiş bilgileri önümüze çıkaran bir fihrist gibi bilim alemi. Kalbe dokunmayan her iş dünya çöplüğünde kalacaktır.

İnsan alemin kopyası

Allah’ın yarattığı bu koskoca kâinat ki biz ancak çok çok az bir kısmını biliyoruz veya bildiğimizi zannediyoruz, işte bu kâinatın bir kopyası olduğunu söylemiş alimler. Bugün genetik bilimi hücreler üzerinde yaptığı çalışmalarda onlara komut vererek inandırarak hissettirerek gen yapısını değiştirilebileceği ispatlandı. Bu tür haberler bilimsel olmasına rağmen dudak bükenler var, olsun. Hücrelere yağ dokusu gibi davranmasını veya kas dokusu gibi davranmasını söylediğinizde laboratuvar ortamında yapılan deneylerde komutlara göre hareket ettiğini gösteriyor. Evet hücreler ya da artık en küçük atom altı parçacıklar olarak şu an bildiğimiz kuarklar, leptomların ayrı ayrı görevi olan bu parçacıkların sayısız görevleri var. Anlaşılmalı ki insan şu koskoca evrenden bağımsız ayrı gayrı bir varlık değildir. Her şey ip ince iplerle birbirine bağlıdır.

Kalpten gönle geçiş

Kalbin işlevi kan pompalamaktır ama tek ve esas görevi bu mudur? Dünya düzleminde vücudumuzun ayakta kalması için evet budur. Ancak kalbin bence en büyük en müthiş görevlerinden biri de esasen etkilemektir. Kalp düşüncelerin filizlendiği gönlün mayalandığı yerdir. Sadece Türkçemizde olan gönül kelimesinin kalple birlikte kullanılması da çok anlamlıdır. Ama burada işte dikkat kesilmeliyiz. Gönül kalbin üst mertebesidir. Kâinatı hisseden en küçük titreşimi algılayan yer gönüldür. Gönül olmadan kalp olsa ne yazar? Gönül ocaktır Türk literatüründe. Orası hep yanar. Yani uyanıktır, karanlık değildir. Gönlün uyanık olmaması büyük bir tehlikedir. İnsanlıktan çıkmaktır ocağın uyuması. Gönlümüzde ne pişirdiğimize neyi mayaladığımızı bilmeli ve o bilinçle kalbimize almalıyız alacaklarımızı.

Kalbimize ektiğimiz tohumlar

Bedenimizdeki tüm parçacıklar nasıl bizim bedenimizi oluşturuyorsa ve bizi var ediyorsa o her parça da bizden etkileniyordur. İnançtan beslenir kalbimizin gönle giden yolu. İnandığın her şey orada tohumdur filizlenir, büyür, sen olur, kaderin olur. Hocam bana 35 sene boyunca varacağım noktayı, yapacağım işleri sürekli söyler ve dikte edercesine bıkmadan söylerdi. Ama aynı şeyleri inanmam için söylerdi. Tam bir inanç varsa başarı da vardır derdi. Başarmak inanmak çevresel faktörlere değil insanın kendine bağlıdır. Kalbimizle çok şey değişir. Kalp gönülle birlikte kâinatı fethedecek kadar insanı kapsar. Bakın bazı insanlarda ışık vardır. O ışık kâinatın yansımasıdır. Dünyaya ait her şey dediğimiz gibi burada kalacaktır ama kâinattan beslenen insan için ışığın sonsuzluğunda seyahat etmek gibidir hayat. İlham da o ışığın içinde. Sevgiyle dünyamızı değiştirmek de o ışığın içinde. Güzellik adına ne istiyorsak o ışığın içinde. Bu ışığın kötü kalplerin eline düşmesine izin vermemeli ve gönlün sürekli uyanık kalması için inancımızı diri tutmalıyız vesselam.

Artı Eksi

Artı:

Müze kart yerine kimlik

Müze kart yerine kimlik kartımızı kullanabileceğiz. Hali hazırda müze kartı olanlar süresi bittikten sonra edevlet ve mobil uygulama üzerinden müze kart ücretini ödedikten sonra Türkiye Cumhuriyeti kimlik kartı ile müze ve ören yerlerine girilebilecek. Kültür ve turizm bakanlığı ile Türk Telekom arasında yapılan bir anlaşma ile dijital dönüşüm çağı kapsamında gerçekleşecek bu anlaşma müzecilikte farklı alanlarda da kullanılacak. Ancak en önemlisi kart israfını azaltmak ve mobilden QR kod veya TC kimlik kartı okutarak giriş yapabilecek olması.

Eksi:

Trafik cezalarında

Trafik cezalarından şikâyet etmeyen yoktur sanırım. Türkiye’deki cezalar sanki İsviçre’deymişiz gibi uygulanıyor. Ancak Bangladeş kafasındaki yapılaşmanın içinde aracınızı nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz. Üç dakikalık işinizi halletmek için aracınızı koyacağınız yer bulmak mümkün değil. O zaman da cezaları sanki park yeri yapılmış da oraya park edilmemiş gibi ceza yazmak ne kadar doğru. Bir de bizdeki cezalar herkese aynı uygulanıyor. Yani Ferrarisi olan da kamyoneti olan da aynı cezayı ödüyor. Zaten Ferrarisi olana o cezalar caydırıcı olmuyor ki! Elbette demokrasi gereğince kanunlar herkese eşit uygulanır (bu da tartışılır ya) deniliyor. Mesela Almanya’da otobanlarda aksi belirtilmediği takdirde belirli bir hızın üzerine geçtiğinde ceza uygulanmıyor. Fakat bizde 120 azami sınır gösterirken bir anda rampayı döner dönmez karşınıza azami sınır 70 kilometre çıkarsa buna ancak tuzak denir. Bu yüzden trafik cezaların canımızı acıtması bakımından eksi hanesine almak durumundayız.

16 Satır 

Yalnız mıyız?

İnsan yalnız bırakılmaz. İnsan kendi isteği ve rızasıyla yalnız kalır. Ancak bir çocuk yalnız bırakılır. Bunun da vebali çok büyük olur. Allah varken kim yalnız kalabilir, kim yalnızım diye haykırmaya cüret edebilir? Hakikat her zaman saf ve tertemiz, billur gibi inanan için orada duruyor. Yeter ki aramaya talip ol, yola koyul. Karanlık sokaklara, çıkmazlara giden senin ayağın. Gitme diye bağıran sesi duymadın, şimdi şikâyet etme. İnsan hep ayağına takılan taşa mana bulur, oysa o taş orada duruyor ve sana bakıyordu. Sen gittin takıldın. İnsan önce kendinden başlamalı, aynaya bakabilmeli. Sonra başkalarına mana bulamaz zaten. Bütün dünya birilerinin değil hepimizin etrafında dönüyor. Biz bu döngüde şükür ile basitçe yaşamaya çalışabiliriz. Hayat o kadar da büyütülecek bir şey değil. Ama hafife alınıp da zelil edilecek de bir şey değil. Dengede olabilmek en büyük meziyet. Ne biz bir şeyiz ne hiçbir şeyiz ama çok şeyiz. İç içe geçmiş sorular içindeyiz. Buradan ne çıkar? Var sen bul. Yol O’nun, hakkikat O’nun demiş şair. Açmış sana kollarını Yaradan. Ancak insan yine iddiasında mahpus. Beni gören yok, duyan yok der. Ne arar ne ister? Meçhul? Bir bakıma kendimizle baş başa yalnızız kendi mağaramızda. Çıkıp dışarıya aramalıyız içimizdeki sorulara samimiyetle ve de sevgiyle cevap aramalıyız. Evet zaman ahir zaman. İmtihan da büyük. Demek ikram da büyük. Yalnız mıyız? Ben değilim, sen de değilsin.

Dış Dünyadan

Barselona'da Filistin'e adanmış bir kitapçı açıldı

Barselona'da tamamen Filistin'e adanmış yeni bir kitapçı İspanyol halkının hizmetine açıldı. 15 Mayıs tarihinde yani Nakba’nın 78. yıl dönümünde açılışı yapılan bu kitapçının adı Finestres Palestina. Filistin Pencereleri olarak çevirebiliriz. Bu kitapçı Filistin tarihi, siyaseti, kültürü ve sanatı üzerine yaklaşık 2.000 kitap sunuyor ve halka açık tartışmalar ve topluluk etkinlikleri için bir yer olmayı hedefliyor. Kitapçının yöneticisinin açıkladığına göre kitapçın iç mimarisi Filistinli mimar Malek Murad’a ait. Yer karoları Filistin’in bayrağı renginde ve bazı yerler kefiye deseni şeklinde. Kitapçıda İspanyolcanın yanında Filistin tarihini anlatan farklı dillerde kitaplara da yer verilmiş. Ayrıca çocuklara yönelik de Filistin’i anlatan kitaplar var. Avrupa’da sadece Filistin’e yer veren ilk konsept kitapçı olma özelliğini taşıyor. Filistin hakkında konuşacak yazarlar ve editörlerin de önümüzdeki haftalarda davet edilerek özel etkinliklerin düzenleneceği bir yer halini alacak. Bana sorarsanız İspanyolların bu hassasiyetine gerçekten imrenmekle birlikte bu fikirlerin bizden çıkmamasını kıskanmıyor değilim.

Çocukları siyonizmden korumak

Günümüzde en zor en mübarek iş bu olmalı. Günümüz ebeveynleri için en büyük mücadele çocuklarımızı Siyonizm denilen illetten uzak tutmak olacaktır. Benim en büyük temennim ve arzum siyonizmin terör kapsamına alınması. Nedenini açıklamam gerek yok sanırım. Çocuklarımıza baştan beri özgürlük adı altında ne öğretildi? Her düşünceye saygı duyacağız! Düşüncenin özgürlüğü! İfade Hürriyeti! Tehlikeye bakar mısınız? Şimdi geriye dönüp baktığımızda gerçekten her düşünceye saygı göstermek zorunda mıymışız? Hayır düşünceler saygı duymak için değildir ki. Düşünceler tartışmak içindir. Daha iyiyi yakalamak içindir, doğruyu ve nihayetinde hakikati bulmak içindir. Bir sorgulama başlarsa bu iyidir. Ancak düşüncesine saygı istiyorsa bu iyi değildir, dayatmadır. Sadece insana saygı duyabilirim. O da yaratılanı yaratandan ötürü sevmek ilkesinden dolayı. Her düşünce ifade edilmeli mi? Ona da hayır. Çünkü her şey her yerde her kitleye her insana söylenmez, söylenmemeli. İbnül Arabi diyor ki çekmeceler var. Bu çekmeceler katman katman halk kitlelerini temsil eder. En aşağıdan en yukarıya. Herkese bir gerçeği bambaşka lisanda anlatırsın. Çünkü buna uymazsan israf ve zulümdür. O yüzden öncelikle çocuklarımıza siyonizmin ne demek olduğunu artık açıkça söylemeli anlatmalıyız. Küçük çocuğu olanlar daha şanslı çünkü onlar henüz yaşken eğilecekler. Bu konuda kararlı olmalı devlet kademeleri de buna kulak vermeli. Bilhassa sivil toplum özellikle el atmalı.

Sumud Kara konvoyu aktivistleri nerede?

Libya’da Hafter liderleriyle görüşmek için kendi aralarında seçtikleri 10 kişiden hala haber alınamıyor. İki haftadır yürütülen çalışmalar belki bugün siz bu satırları okurken nihayete sağlıkla erişilmiş olacak. İtalyan makamların yürüttüğü diploması sonuçlarına bakılırsa aktivistler iyi durumdalarmış. Araya Kurban Bayramı girdiği için serbest bırakılmalar geciktiği söyleniyor. Ne acı ki artık Arap dünyasından umudumuzu tamamen kaybettik anlaşılan kendi vatandaşları için görüşmeleri yürüten İtalyan makamlarından aldığımız bilgiye göre haber paylaşıyoruz. Türk aktivistler zaten hemen döndüler onu da ayrıca belirtelim. Şu an kaçırılan aktivistlerin içinde Türk vatandaşı yok.

Periskop

Kaşgarlı Mahmut sokağına ne oldu?

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya yansıyan bir haber büyütüldü sakız gibi uzatıldı. Arkasından da bir şey çıkmayınca öyle kaldırımın üzerinde kaldı bu çiklet. CHP’li Üsküdar belediyesinin Kaşgarlı Mahmut sokağının adını İyiniyet sokağı olarak değiştirdiğine dair bir malumatfüruş ortaya atıldı. CeHaPeli belediye diye saldırıldı. Ama aynısını karşı taraf da bulursa yapıyor bu da işin başka bir yönü. Ben işin gazetecilik kısmına gireceğim. Gazetecilik dediğiniz şey olayın ortaya atıldığında gidip yerine gözlemlemektir. Yani muhabirlik yapmak demektir. Anlı şanlı çok bilmiş bir iki isim vay işte bizim değerlerimize ait bir ismi nasıl kaldırırsın diye veryansın etti öte yandan o tarafta oturan ve sağda gazetecilik yapan o kişiye de bunun aslı astarını sordum. Bilin bakalım ne oldu; cevap yok. Sonuç şu bunu instagram hesabımda da paylaştım. Kaşgarlı Mahmut sokağını kesen sokağın adı evet değiştirilmiş. Ama sadece kesişen sokağın adı değişmiş. Yani bu ne demek fikri takip yaparsak zaman içinde anlayacağız demektir. Eğer niyet hayır değilse o ismi oradan hissettirmeden kaldırmaksa amaç bunu takip edeceksiniz. Gazetecilik budur. Çünkü bizim yaptığımız iş toplumsal yararlılığı güdülerek yapılacak bir iştir. Öyle kulaktan duyulup karalamak toplumda kutuplaşma yaratmakla olacak iş değildir. Çok mu gerekliydi Kaşgarlı Mahmut sokağını kesen sokağın adını değiştirmek? Bunu belediyecilik açısından bize açıklarlarsa seviniriz. Önümüzdeki günlerde de bu anlamda bir bilgi için belediyeye gideceğim.

Sessizliğin desibeli, adalar ve seferberlik Manşetleri

(Sinem Bayar Konuk Yazar)

Son günlerde ana akım medyanın haber bültenlerine bakıyorum; derin bir sessizlik, ustaca yönetilen bir geçiştirme çabası hâkim. Hani o her akşam ekranlarda saatlerce süren, en ufak bir magazin olayını bile günlerce köpürten tartışma programları var ya; nedense ülkenin kılcal damarlarını ilgilendiren bazı meselelerde aniden "kamu spotu" kıvamına bürünüyorlar. Fark etmemek imkânsız. Sağda solda kıyıda köşede kalan seferberlik haberleri, sanki sıradan bir mevzuat değişikliğiymiş gibi verilip geçildi. Üzerinde durulmadı, altı çizilmedi, stüdyolarda haritalar açılıp üzerine beylik laflar edilmedi. Peki, neden? Yanıtı çok açık: Medyaya giden o görünmez, ama etkisi son derece somut olan "Frekansı düşürün, halkı tedirgin etmeyin" talimatı. Gazetecilik refleksleri güçlü olanlar bilir ki, manşetlerin suskunluğu bazen en yüksek sesli çığlıktan daha çok şey anlatır. Bir konunun üzeri ne kadar hızlı örtülmeye çalışılıyorsa, altındaki zemin o kadar sıcaktır. Seferberlik mevzuatlarındaki güncellemeler, tatbikat fısıltıları ve o hepimizin kulağına çalınan idari hazırlıklar, aslında buzdağının sadece görünen kısmı. Ankara’nın koridorlarında diplomatik ve askeri bir hareketliliğin yaşandığı ortada. Fakat içeride bir panik havası yaratmamak, piyasaları ürkütmemek ve belki de karşı tarafa kartları erken açık etmemek adına ses telleri bilinçli olarak kesildi. Biz buna stratejik iletişim diyoruz; halk arasındaki adıyla ise "aman tadımız kaçmasın" haberciliği. Ancak resmi bültenlerin gizlemeye çalıştığı bu tablonun bir diğer ayağı daha var ki, kulislerdeki fısıltısı buraya kadar geliyor: Ege ve Akdeniz hattındaki o malum hareketlilik. Bayramdan sonra adalar ekseninde yaşanacak gelişmelere dair senaryolar, uluslararası ilişkiler masasında artık yüksek sesle konuşuluyor. "Bayram sonrasına kalındı" ibaresi, diplomatik bir takvimin ve hazırlık sürecinin son raddesine gelindiğinin en net göstergesi. Egemenliği tartışmalı adalar, statüsü ihlal edilen kayalıklar ve uluslararası hukukun arkasına sığınarak burnumuzun dibinde silahlanan yapılar... Hepsi tek bir denklemin parçaları. İşte tam bu noktada iki resmi birleştirmek gerekiyor. Bir yanda toplumun zihinsel ve idari olarak en kötü senaryoya hazırlanması anlamına gelen seferberlik güncellemeleri, diğer yanda bayram sonrasını işaret eden Akdeniz-Ege denklemi. Devlet aklı, satranç tahtasındaki hamlelerini yaparken her zaman piyonları değil, şahı düşünerek hareket eder. Bugün medyanın bu konuları "köpürtmemesi", konunun önemsizliğinden değil, tam aksine ciddiyetinin ağırlığından kaynaklanıyor. Kameraların arkasında yürütülen diplomasi trafiği ve askeri lojistik, ekran önündeki sığ tartışmalara feda edilemeyecek kadar kritik bir aşamada. Bizler, gazete sayfalarının arasındaki o kasıtlı boşlukları okumayı öğrenmiş bir toplumuz. Manşetlerin sustuğu yerde, tarihin en hareketli sayfalarının yazıldığını iyi biliriz. Bayram telaşının, tatil planlarının ve günlük siyasi polemiklerin arkasında, ülkenin sınır hatlarında ve egemenlik haklarında yeni bir dönemin kapısı aralanıyor olabilir. Medyaya giden talimatlar günü kurtarabilir, ekranlardaki sessizlik bir süreliğine algıyı yönetebilir; fakat sahadaki gerçekler, takvim yaprakları bayram sonrasını gösterdiğinde kendi sesini elbet duyuracaktır. Yazılıp çizilmeyenleri, söylenmeyip yutkunulanları takip etmeye devam edeceğiz. Çünkü bazen en büyük fırtınalar, en derin sessizliklerin ardından kopar.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...