Kendi Kitabının Yabancısı Olmak

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Geçenlerde bir dostumla dertleşirken laf döndü dolaştı; hepimizin zaman zaman düştüğü o büyük ve sessiz anlam arayışına geldik. Masaya öyle bir cümle bıraktı ki…

"Öyle bir kitap ki bu; okudukça içine dalıyor, satırlarında kendimizi kaybediyoruz. Bazen aynı sayfayı iki, üç, dört defa okuyor ama yine de anlamıyoruz. Tuhaf olan şu ki, okumayı da bırakamıyoruz."

Durup düşündüm. Ne kadar haklı bir sitem, ne kadar güzel bir benzetme… Sonra o can alıcı, insanı kalbinden yakalayan soruyu sordu: "İnsan, başrolü ve kahramanı olduğu kendi kitabını anlamaz mı hiç?"

Anlamıyor işte. İnsanın en büyük paradoksu da burada başlıyor zaten.

Tam bu noktada, kendi kitabım "Aynadaki Ben, Heybemde Hikayeler" için kaleme aldığım o satırlar düştü aklıma. Orada da tam olarak bu yabancılığı, bu bitmek bilmeyen keşif yolculuğunu anlatmaya çalışmış ve şöyle demiştim: "İnsan en çok kendine geç kalıyor bu hayatta. Heybemizde başkalarının hikayelerini taşımaktan, aynadaki o yabancının yüzüne bakmaya, onun ne hissettiğini anlamaya vaktimiz kalmıyor."

İşte tam da bu yüzden, insan dönüp arkasına baktığında, altını koyu koyu çizdiği bazı günlerin neden o kadar karalandığını, bazı güzelim sayfaların neden alelacele geçildiğini bir türlü çözemiyor. Hayat, raflardan alıp okuduğumuz o kusursuz romanlara benzemiyor. Çünkü hayat; yaşarken yazılan, mürekkebi kurumadan bir sonraki satıra geçilen vahşi bir taslak. Önceden provası yapılmış bir tiyatro metni değil ki bu; elimize bir senaryo versinler de repliklerimizi ezberleyip sahneye çıkalım. Biz bu hayatta aynı anda hem yazarız, hem başrolüz, hem de salondaki en şaşkın seyirciyiz.

Aynı Sayfada Takılı Kalmak

Bazen bir ayrılığı, bir kaybı, ani bir kırılganlığı ya da haksızlığı günlerce, aylarca okuyoruz. Zihnimiz o sayfaya sıkışıp kalıyor. "Neden?" diyoruz, "Yazar burada ne demek istemiş? Bu cümlenin alt metni ne?" Cevabı hemen bulamayınca, hikayenin gidişatına öfkelenip kitabı fırlatıp atmak istiyoruz. Ama tuhaf bir büyü var bu kitapta; ne kadar kızarsak kızalım, okumayı bırakamıyoruz. Umut denen o gizli el, bizi bir sonraki sayfayı çevirmeye, o yeni sabahın satır başını görmeye zorluyor.

Belki de sırf bu yüzden, insan kendi senaryosunun bile yabancısı olabiliyor. Kendimize dışarıdan, tarafsız bir gözle bakamadığımız için, kendi hikayemizin en kör, en sabırsız okuyucusu yine biz oluyoruz. Başkalarının hayat kitabındaki düğümleri bir çırpıda çözen bizler, sıra kendi sayfalarımıza gelince heceleri bile bir araya getiremiyoruz. Heybemiz dolup taşıyor ama aynadaki o yüz, hala çözülmeyi bekleyen bir gizem olarak kalıyor.

Editörü Olamadığımız Hayatlar

Çünkü biz hikayenin içindeyken perspektifi kaybediyoruz. Bir tabloya çok yakından bakarsan sadece boya darbelerini görürsün; resmi anlamak için birkaç adım geri çekilmen gerekir. İşte hayat kitabında bunu yapamıyoruz. Zamanı geri saramıyor, sayfaları uzaktan izleyemiyoruz. Ancak yıllar sonra, kitabın ortalarına geldiğimizde, o ilk bölümlerdeki anlamsız acıların bizi nasıl büyüttüğünü, o "kötü" karakterlerin bizi nasıl güçlü bir kahramana dönüştürdüğünü fark ediyoruz.

Anlamasak da okumaya devam etmek zorundayız. Bazen aynı hatayı üç defa yapsak, aynı paragrafta defalarca tökezlesek de o sayfayı yeniden çevireceğiz. Kim bilir, belki de kitabın sonunda bizi bekleyen o muazzam ters köşe, tam da şu an anlamakta zorlandığımız, canımızı sıkan bu karışık paragrafların yüzündendir.

Sonuçta, henüz son sayfası yazılmamış, mürekkebi hala taze olan bir hikayeyi "şu an anlamadım" diye yarıda bırakmak, içimizdeki o meraklı okuyucuya yapılacak en büyük haksızlık değil mi? Heybenizdeki hikayelere sahip çıkın ve aynadaki kendinizden asla vazgeçmeyin.

Okumaya devam edin; hikaye henüz bitmedi.

Muhabbetle…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...