Saçlar düzenli, takım dağınık: Türk futbolunun acı gerçeği

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Milli Takım bir kez daha büyük umutlarla gittiği turnuvadan erken dönüyor. Üstelik mücadele ederek, savaşarak, şanssızlık yaşayarak değil; rakiplerine direnemeden, gol bile atamadan ve taraftarını hayal kırıklığına uğratarak...

Avustralya yenilgisi sonrasında ülkemiz ve yurt dışında yaşayan, statta maçı izleyen başta çocuklarım olmak üzere hepimiz Paraguay maçına kilitlendik. Çünkü kâğıt üzerinde grubun en zayıf halkası Paraguay. Ancak sahada görünen tablo tam tersi. Daha maçın 2.dakikasında golü bulan, koşan, mücadele eden ve skoru koruyup kazanmayı hak eden taraf Paraguay'dı. Türkiye ise ne yaptığını bilmeyen, organize olamayan, rakibine karşı sergilediği şuursuz etkisiz ataklar ve sonunda da haliyle üstünlük kuramayan bir görüntü sergiledi.

Daha da acısı, Paraguay'ın bir oyuncusu ilk yarının sonlarına doğru kırmızı kart görerek takımını 10 kişi bıraktı. Normal şartlarda bu dakikadan sonra oyunun tek hâkimi olmamız gerekirken, Milli Takım bırakın baskı kurmayı, rakibin eksikliğini hissettirecek bir futbol bile oynayamadık. On kişilik Paraguay'a karşı gol atamayan bir takımın Dünya Şampiyonası'nda ne
işi olabilir?

İki maç... Sıfır gol... Üç gol yenmiş... Ve bitime bir maç kala elenmiş bir Milli Takım… Amerika Birleşik Devletleri karşılaşması artık sadece takvim gereği oynanacak. Ne puanın ne sonucun ne de sıralamanın anlamı kaldı.

Şimdi herkes aynı soruyu soruyor: Bu takım neden bu kadar kötü? Öncelikle kadro tercihleri ciddi şekilde tartışılmalıdır. Lig üçüncüsü olan Trabzonspor'un formda isimleri Mustafa Eskihellaç ve Ozan Tufan’ın kadroya alınmaması çok tarşıldı. Bu oyuncular alınsaydı kesin başarı gelir miydi? Elbette bunun garantisi yok. Ancak alınan oyuncuların ortaya koyduğu futbol ortadayken bu tercihlerin sorgulanması son derece doğaldır. Milli takım forması performansa göre mi dağıtılıyor, yoksa başka kriterler mi devreye giriyor?

Bir başka soru da takım içindeki birlik ve beraberlik meselesi. Sahaya bakıldığında aynı hedefe koşan bir takım değil, birbirinden kopuk, aşırı rehavete girmiş, saçları jöleli boyalı ve örülü oyuncular topluluğu görülüyor. Milli Takım ve Ayyıldız ruhu olmadan, mücadele etmeden, sadece yeteneğe güvenerek uluslararası başarı elde edilemeyeceği artık anlaşılmalıdır. Ve gelelim yıllardır süren çifte standarda...

2002 Dünya Kupası'nda Türkiye'yi dünya üçüncüsü yapan Şenol Güneş'in başarısını küçümsemek için yarışanlar vardı. Kimi saçını, kimi giyimini eleştirdi. Kimileri de "Avrupa takımıyla oynamadan üçüncü oldu" diyerek tarihi başarıya gölge düşürmeye çalıştı. Bugün ne diyecekler?

Şimdi takımın başında daha şık giyinen, daha modern görünen, saçları daha düzgün bir teknik adam var. Avrupa takımıyla da oynamadı. Ama sonuç üçüncülük değil; sıfır gol, sıfır galibiyet ve erken veda oldu.

Demek ki mesele teknik direktörün kravatı, saç modeli veya dış görünüşü değilmiş. Futbol sahada oynanıyormuş.

Bir parantez de Arda Güler'e açmak gerekiyor. Türk futbolunun en büyük değerlerinden biri olan genç yıldız, ne yazık ki iki maçta da beklentilerin uzağında kaldı. Ondan kimse her maçı tek başına kazanmasını beklemiyor. Ancak oyundan kaçan değil, oyuna ağırlığını koyan bir lider görüntüsü bekleniyordu. Top istemeyen, ikili mücadelelere yeterince girmeyen ve sorumluluk almaktan çekinen bir Arda izledik.

Sonuç olarak sorun sadece Montella değildir. Sorun, yıllardır başarıyı tesadüf zanneden, eleştiriyi kişiselleştiren ve her başarısızlıktan sonra gerçeklerle yüzleşmek yerine mazeret üreten futbol anlayışıdır.

Türk futbolunun aynaya bakma zamanı çoktan gelmiştir. Çünkü gerçekler acıdır: Rakipler ilerlerken biz yerimizde saymıyoruz; geriye gidiyoruz.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...