Zamanın yavaş akıp samimiyetin hızlı büyüdüğü günler: "O sesi duydun mu?"
Şimdilerde saatlerimizi akıllı ekranların sağ üst köşesinden takip ediyoruz. Oysa bir zamanlar zaman, ne kolumuzdaki akrep ile yelkovana ne de dijital rakamlara bakardı. Zaman, mahalle fenerinin cılız sarı ışığının yanmasıyla, sokak arasına çöken hafif serinlikle ve en çok da balkondan yükselen o tanıdık gür sesle ölçülürdü: “Hadi artık, hava karardı, eve gel!”
70’lerde, 80’lerde çocuk ya da genç olmak, günün ritmini doğayla ve mahallenin ortak ahengiyle tutmaktı. Kızlar kaldırımlarda seksek çizgilerinin ya da en koyu sohbetlerin ortasındayken, erkekler taşlardan kale kurdukları sokak arasında mahalle maçının en heyecanlı, en iddialı dakikalarını yaşardı. "Son golü atan kazanır" kuralı, hava kararmadan önceki o son çırpınıştı aslında. Çünkü herkes bilirdi ki o ses yükseldiğinde uzatmalar bitmiş demekti.
O günlerin dünyası, bugünün insanına bir masal gibi gelebilir. Şimdiki kuşakların hiç tanışmadığı, ama hatırlayanların içini sızlatan o kadar çok ayrıntı vardı ki...
Televizyonun tek kanallı olduğu, yayın başlamadan önce ekranda beliren İstiklal Marşı ve renkli test karesiyle günü kapattığımız zamanlardı. Pazar akşamları haftalık banyo seansından sonra sobanın üstüne dizilen mandalina kabuklarının o odayı kaplayan buram buram kokusu eşliğinde Pazar Sineması izlenirdi. Bakkaldan alınan leblebi tozunu konuşarak yemeye çalışıp boğulma tehlikesi atlatmak da modaydı, gazoz kapaklarını ezerek koleksiyon yapmak da.
Gün ortasında sokağın köşesinde sarı çantasıyla postacı göründüğünde mahallede tatlı bir heyecan dalgası yayılırdı. Pencerelerden eğilen gözler, kapı eşiğinde bekleyenler... "Acaba bize de bir şey var mı?" diye kalpler hızla çarpar, uzaktaki bir akrabadan gelecek iki satır mektup ya da bir tebrik kartı günlerce yol gözlenerek beklenirdi. Mektubun zarfını açarken duyulan o heyecan, bugünün anlık mesajlarına hiç benzemezdi.
Hayat bir yanıyla tam bir sabır ve dayanışma sınavıydı. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan vizite kuyrukları, hastanede saatlerce beklenen o tek bir muayene sırası... Sağlık karnelerinin elden ele gezdiği, eczane kapılarında ilaç sırasına girildiği günlerde şifa bulmak büyük bir emekti. Evde tüp bittiğinde mahalledeki tüpçünün gelmesini beklemek, ayda bir margarin ya da sıvı yağ kuyruğuna girmek hayatın olağan bir parçasıydı. Otobüslere binmek bile ayrı bir ritüeldi; durakta bekleşip biletçiden kağıt bilet alarak ya da gişeden jeton temin edip adım atardık otobüse.
Komşudan gelen bir tabak yemeğin asla boş çevrilmeyip içine başka bir ikram konularak geri gönderildiği, "Aç mısın?" sorusuna "Teşekkür ederim" demenin ayıp sayıldığı bir mahalle kültürüydü bu. Tek bir sabit telefonlu eve gelen aramayla koşup "Sana telefon var!" diye müjde vermek, mütevazı hayatlarımızın en büyük aksiyonuydu.
Bugün her şeye tek bir tıkla ulaşıyoruz; bilgiye, insana, ürüne, eğlenceye... Ama o günlerdeki "beklemenin" ve "çaba sarf etmenin" getirdiği o derin lezzeti kaçırıyoruz belki de. Bir şarkıyı radyoda kaset kaydedicinin tuşuna basarak yakalamaya çalışmanın heyecanı, bugün tüm müzik kütüphanelerinin cebimizde olmasından daha kıymetliydi.
Zaman aktı, mekânlar değişti, teknolojiler yenilendi. Ama çocukluğun ve gençliğin o hesapsız, gösterişten uzak ve katıksız samimiyeti hâlâ hafızamızın en korunaklı köşesinde duruyor. Ne mutlu o sokakların tozunu yutmuş, o kokuları içine çekmiş ve sokağın köşesinden gelecek bir postacıyı, bir akşamüstü sesini umutla beklemiş olanlara...
Muhabbetle…