Ağustos zaferleri: Malazgirt'ten Dumlupınar'a Türk

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Savaş Sanatı

Ağustos Ayı zaferler ayıdır. Bu ay içinde Türk tarihinin en büyük zaferleri elde edilmiştir. Bu zaferleri sadece kahramanlığa ve yiğitliğe bağlamak o zaferlerin sahibi olan büyük komutanların deha ve örgütlenme başarısı yok saymak anlamına gelir. 1071’den 1922’ye aradan geçen 851 yıla ve değişen teknolojiye rağmen Türk Savaş Sanatı’nın kendisini köklerinden uzaklaşmadan dönüştürebildiğini görüyoruz. Bu gün bu konuyu anlatmak istedim. 

GİRİŞ: AĞUSTOS AYININ GARİP TESADÜFÜ

30 Ağustos Zafer Bayramı. Bundan 104 yıl önce, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, yalnız Millî Mücadele’nin değil, Türk tarihinin de en önemli askerî zaferlerinden biriydi. Ancak Türk askerî tarihine biraz daha geniş bir açıdan baktığımızda Ağustos ayının ilginç bir özelliği dikkati çeker.

11 Ağustos 1473’te Otlukbeli, 23 Ağustos 1514’te Çaldıran, 24 Ağustos 1516’da Mercidâbık, 26 Ağustos 1071’de Malazgirt, 29 Ağustos 1526’da Mohaç kazanıldı. Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921’de başladı ve 13 Eylül’de Türk zaferiyle sonuçlandı. Büyük Taarruz ise, Malazgirt’ten tam 851 yıl sonra, 26 Ağustos 1922 sabahı başladı ve dört gün sonra Dumlupınar’da kesin sonuca ulaştı. Otlukbeli’nin tarihi 11 Ağustos 1473 olarak kaydedilirken, Sakarya’nın 23 Ağustos–13 Eylül 1921, Büyük Taarruz’un ise 26 Ağustos 1922’de başlayan harekât olduğu resmî askerî tarih kaynaklarında da belirtilmektedir.

Bütün bunlar elbette takvimin bir tesadüfüdür. Fakat bu savaşların nasıl kazanıldığına baktığımızda tesadüften daha ilginç bir örüntü ortaya çıkar. Bu örüntüyü yalnız “Türk askeri cesurdur” cümlesiyle açıklamak mümkün değildir. Cesaret savaşın vazgeçilmez unsurudur; fakat karşı taraftaki asker de çoğu zaman cesurdur. Büyük meydan muharebelerini kazandıran şey, cesaretin organizasyon, hareket, ateş gücü, arazi, aldatma ve doğru zamanlama ile birleştirilmesidir.

SAVAŞIN TEMEL PROBLEMİ: BİRLİKTE SAVAŞABİLMEK

Askerî tarihin belki de en eski sorusu şudur: Birbirinden farklı kuvvetler nasıl tek bir savaş makinesine dönüştürülebilir?

Büyük İskender’in başarısının sırrı yalnız Makedon falanksında değildi. Falanks düşmanı sabitlerken hafif piyade onu yıpratıyor, süvari hareket alanını daraltıyor, seçkin Companion süvarisi ise karar noktasına öldürücü darbeyi indiriyordu. Hannibal ise buna başka bir boyut eklemişti: Araziyi, sürprizi, aldatmayı ve hatta rakibinin psikolojisini birer silaha dönüştürmek.

Türk askerî tarihinin başarılı dönemlerinde de benzer iki prensibin tekrar tekrar ortaya çıktığını görüyoruz: Farklı kuvvetlerin birbirini tamamlaması ve düşmana kendi istediğiniz savaşı kabul ettirmek.

Bu, bin yıl boyunca aynı savaş düzeninin kullanıldığı anlamına gelmez. Tam tersine, savaş teknolojisi değiştikçe kullanılan araçlar da değişmiştir. Devamlılık kullanılan silahta değil, problemi çözme biçimindedir.

MALAZGİRT: HAREKET BİR SİLAHTIR

Malazgirt bunun ilk büyük örneklerinden biridir. 26 Ağustos 1071’de Alp Arslan’ın karşısında büyük, ağır ve farklı unsurlardan meydana gelen bir Bizans ordusu bulunuyordu. Selçuklu ordusunun en önemli üstünlüğü ise hareket kabiliyetiydi.

Atlı okçular düşmanla sürekli temas kuruyor fakat onun istediği şekilde kesin muharebeye girmiyordu. Geri çekiliyor, yeniden yaklaşıyor, kanatları tehdit ediyor ve Bizans savaş düzeninin bütünlüğünü aşındırıyordu. Sahte ricat, bozkır savaş geleneğinin en etkili araçlarından biriydi. Malazgirt'in temel askerî dersi belki de şudur:

Rakibin kuvvetini yok etmeden önce onun düzenini bozmak gerekir.

Büyük ve ağır bir ordunun üstünlüğü ancak düzenini koruyabildiği sürece vardır. Hareketli kuvvet, savaşın temposunu kontrol ederek bu üstünlüğü zayıflatabilir.

OTLUKBELİ VE ÇALDIRAN: GELENEK TEKNOLOJİYLE BİRLEŞİYOR

Fakat askerî gelenek yalnız geçmişte başarılı olmuş yöntemleri tekrarlayarak yaşayamaz. Değişen teknolojiye uyum sağlayamayan her askerî sistem sonunda yenilir. Otlukbeli bunun önemli dönüm noktalarından biridir.

Fatih Sultan Mehmed’in ordusuyla Uzun Hasan’ın Akkoyunlu ordusu arasındaki mücadele bir bakıma iki farklı askerî örgütlenmenin karşılaşmasıydı. Akkoyunlular güçlü ve hareketli süvari kuvvetlerine sahipti. Osmanlı ordusu ise giderek merkezîleşmiş, piyade, süvari ve ateşli silahları aynı sistem içerisinde birleştiren bir yapıya dönüşüyordu. Kaynaklar da Otlukbeli’nde Osmanlıların çok sayıda top ve tüfeğe sahip olduğunu ve ateşli silahların zaferde önemli rol oynadığını belirtmektedir.

Bu dönüşüm Çaldıran’da daha belirgin hale geldi.

Safevî Kızılbaş süvarisi son derece güçlü bir şok kuvvetiydi. Fakat Yavuz Sultan Selim'in ordusu topçuyu, tüfekli yeniçerileri ve süvariyi birlikte kullanan daha karmaşık bir savaş sistemine sahipti. Burada önemli olan yalnız Osmanlıların “daha iyi silahlara” sahip olması değildir. Asıl önemli olan teknolojinin organizasyonun parçası haline getirilmesidir.

Başarılı askerî gelenek geçmişte iyi yaptığı şeyi tekrarlayan değil, yeni teknolojiyi kendi savaş anlayışına katabilen gelenektir.

İki yıl sonraki Mercidâbık zaferi de bu dönüşümün devamı niteliğindeydi.

MOHAÇ: DÜŞMANIN GÜCÜNÜ ZAAFA ÇEVİRMEK

29 Ağustos 1526’daki Mohaç Meydan Muharebesi ise Türk savaş sanatının başka bir özelliğini gösterir: Düşmanın davranışını savaş planının parçasına dönüştürmek.

Macar ordusunun en güçlü unsurlarından biri ağır süvarisiydi. Ağır süvari hücumu doğru koşullarda son derece yıkıcı olabilirdi. Fakat güçlü bir silahın aynı zamanda bir kullanım biçimi vardır; dolayısıyla davranışı öngörülebilir. Osmanlı savaş düzeninin başarısı, bu hücum gücünü kendi ateş ve manevra düzeninin içine çekebilmesindeydi. Askerî stratejinin paradokslarından biri burada ortaya çıkar:

Düşmanın en güçlü olduğu özellik, onu nasıl kullanacağını biliyorsanız aynı zamanda onun zaafına dönüşebilir.

Bu Hannibal’dan Napoléon’a kadar büyük komutanların tekrar tekrar kullandığı bir ilkedir. Bazen düşmanın hata yapmasını beklemekten daha etkili olan, onu hata yapmaya zorlamaktır.

SAKARYA: ARAZİYİ VE ZAMANI SİLAHA ÇEVİRMEK

Aradan dört yüzyıl geçtiğinde artık bambaşka bir savaş dünyasındayız. Makineli tüfekler, modern topçu, demiryolları, telgraf ve sanayi çağının lojistiği savaşın yapısını değiştirmiştir. Fakat Sakarya’da karşılaşılan temel stratejik problem şaşırtıcı biçimde eskidir. Yunan ordusu Ankara istikametinde ilerledikçe kendi ikmal merkezlerinden uzaklaşmaktadır. Türk ordusu ise arazi ve mesafeyi kullanarak saldırının enerjisini tüketmeye çalışmaktadır.

23 Ağustos'ta başlayan ve 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi bu nedenle yalnız bir savunma savaşı değildir.

Türk ordusu zamanı ve coğrafyayı savaşın aktif unsurlarına dönüştürmüştür.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün meşhur “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; o satıh bütün Vatandır!” emri de yalnız moral veren güzel bir söz değildir. Arkasında son derece ciddi bir askerî düşünce vardır.

Savunma artık tek bir çizginin tutulmasına bağlanmamakta, savaş alanının bütünü içerisinde derinlik kazanmaktadır. Bir başka ifadeyle Sakarya'da arazi yalnız savunulan şey değil, savunmanın silahlarından biri olmuştur.

BÜYÜK TAARRUZ: KARAR NOKTASINDA ÜSTÜNLÜK

Bir yıl sonra Türk ordusu artık savunan taraf değildir. Büyük Taarruz'un askerî dehasını anlayabilmek için önemli bir yanılgıdan kurtulmak gerekir.

Savaşta üstünlük, bütün cephe boyunca rakipten daha güçlü olmak anlamına gelmez. Asıl mesele kararın verileceği yerde üstün olmaktır.

Türk Başkomutanlığı, kuvvetlerini bütün cepheye eşit biçimde dağıtmak yerine ana darbeyi Afyon'un güneyinde yoğunlaştırdı. Taarruzun başlangıcında topçu ateşi seçilmiş bölgelerde yoğunlaştırıldı; 26 Ağustos sabahı Türk topçusunun hazırlık ve tahrip ateşinin ardından piyade harekete geçti. Resmî askerî tarih kayıtları topçu hazırlığının 04.30'da başlayıp 05.30'dan itibaren tahrip ateşine dönüştüğünü gösteriyor.

Cephe yarıldıktan sonra hareketli kuvvetlerin görevi değişti. Artık mesele yalnız Yunan ordusunu mevzilerinden çıkarmak değildi; onun geri çekilme yollarını tehdit etmek, birlikleri arasındaki bağlantıyı koparmak ve ana kuvvetini çevirmekti.

30 Ağustos'ta Dumlupınar'da ulaşılan sonuç bu nedenle sıradan bir geri püskürtme değildi. Yunan ana kuvvetlerinin önemli bölümü kuşatılmış ve savaşma kabiliyetini kaybetmişti.

Malazgirt'in hareketi, Çaldıran'ın ateş gücü, Mohaç'ın aldatması ve Sakarya'nın arazi kullanımı, artık modern bir ordunun topçu, piyade, süvari, istihbarat ve lojistik kapasitesi içerisinde yeni biçimler kazanmıştı.

MUHAREBEYİ ORDU HARBİ MİLLET KAZANIR

Fakat burada muharebe ile harp arasındaki farkı da unutmamak gerekir.

Muharebe; belli iki askeri gücün belli bir yer ve zamanda karşılaşmasına verilen addır. Harp ise iki veya daha fazla devlet veya ittifakın ellerindeki bütün imkân ve vasıtalarla topyekûn savaşına verilen addır.

Muharebe taktik, manevra, ateş gücü, arazi ve komuta meselesidir. Harp ise bundan çok daha büyüktür. Bir ülkenin insan kaynağı, üretim kapasitesi, maliyesi, ulaştırma sistemi, lojistiği, diplomasisi ve siyasi iradesi harbin sonucunu belirler.

Büyük Taarruz'u yalnız 26 Ağustos sabahındaki topçu ateşiyle açıklayamayız. O topların mermilerinin cepheye taşınması, askerin beslenmesi, ordunun aylar boyunca hazırlanması ve Anadolu'nun sınırlı kaynaklarının belirli bir stratejik hedef doğrultusunda seferber edilmesi gerekiyordu.

Bir meydan muharebesini ordu kazanabilir. Bir harbi ise arkasında örgütlenmiş bir toplum bulunmayan hiçbir ordu kazanamaz.

Malazgirt'ten Dumlupınar'a, 26 Ağustos 1071 ile 26 Ağustos 1922 arasında 851 yıl vardır. Bu süre içerisinde devletler değişti, ordular değişti, savaş teknolojisi değişti. Atlı okçunun yerini tüfekli piyade, mancınığın yerini modern topçu, haberci atların yerini telgraf aldı. Fakat büyük komutanların çözmek zorunda oldukları bazı sorular değişmedi:

Nerede savaşmalı? Ne zaman saldırmalı? Hangi kuvvet nerede kullanılmalı? Düşman hangi davranışa zorlanmalı? Ve en önemlisi, sınırlı kuvvetler kararın verileceği yerde nasıl üstün kuvvete dönüştürülmeli?

Türk tarihinin Ağustos ayında kazanılmış büyük meydan muharebelerine bu gözle baktığımızda, karşımıza yalnız bir kahramanlık destanı değil, yaklaşık bin yıllık bir savaş tecrübesi çıkar.

30 Ağustos'u anlamanın belki de en doğru yollarından biri budur. Çünkü askerî tarihin büyük dersi şudur:

Zafer, her yerde güçlü olmaktan değil; doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde rakipten daha güçlü olabilmekten geçer.

Malazgirt'ten Dumlupınar'a uzanan Ağustos zaferlerinin ortak sırrı da belki tam olarak budur.

Bütün milletimizin Zafer Bayramı Kutlu Olsun.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...