Kültür ve zaman

YAYINLAMA:

İnsan zamanı ölçmeyi öğrendiğinden beri, aslında zamanın ne olduğunu bildiğini sandı.

Saatler yaptık, takvimler düzenledik, günleri böldük, yılları adlandırdık. Sonra zamanı yönetebileceğimize inandık. Oysa zamanın en tuhaf tarafı şudur: onu ölçebiliriz ama ona sahip olamayız.

 

Belki de bu yüzden zaman üzerine düşünmek, sonunda insan üzerine düşünmeye dönüşür.

Martin Heidegger Varlık ve Zaman’da meseleyi tam da buradan derinleştirir. Ona göre zaman, hayatın dışından geçen bağımsız bir nehir değildir. İnsan varoluşunu zamanın içinde kurar. Heidegger’in ifadesiyle zaman varlığı anlamanın “ufku”dur.

 

Bu düşünceyi kültüre taşıdığımızda karşımıza daha büyük bir soru çıkar:

Bir toplum kendisini hangi zamanın içinde var ediyor?

 

Kültür yalnızca geçmişten kalanların toplamı değildir. Geçmişin bugün üzerindeki etkisi, bugünün geleceğe bıraktığı izdir. Bir şehrin eski bir sokağında yürürken yalnızca taşlara basmayız; bizden önce orada yaşamış insanların zamanına da dokunuruz. Bir türkünün yüzyıllar sonra hâlâ söylenebilmesi, geçmişin gerçekten geçmediğini gösterir. Bir kelimenin kuşaktan kuşağa aktarılması, zamanın hafızaya dönüşmüş hâlidir. Demek ki kültür zamanı saklama biçimlerinden biridir.

 

Fakat burada ince bir ayrım var: Geçmişi korumak, geçmişte yaşamak değildir.

Heidegger’in zamansallık düşüncesinde insan yalnızca “olmuş olan” tarafından belirlenmez; geleceğe doğru yönelen bir varlıktır. Geçmiş, önümüzde kapanmış bir kapı değil, bugün kendimizi kurarken içinden geçtiğimiz bir mirastır. Gelecek, henüz gelmemiş bir tarih değil; bugünkü varoluşumuzu biçimlendiren imkânlar alanıdır.

 

Kültürün asıl meselesi de burada başlar. Bir toplum geçmişini yalnızca nostaljiye dönüştürürse geleceğini kaybeder. Geleceğe duyduğu hayranlık uğruna geçmişini küçümserse köklerini kaybeder. Yalnızca bugün yaşamaya çalışırsa, hafızasını ve istikametini yitirir.

Oysa kültür, üç zamanın aynı anda konuşabildiği yerdir.

Dedelerimizin bize bıraktığı bir söz, çocuklarımızın henüz söylemediği bir cümleyle aynı masada oturur. Bir mimari eser hem geçmişin tanığı hem de geleceğin mirasıdır. Bir gelenek ancak yeni kuşak ona kendi zamanından bir anlam kattığında yaşamaya devam eder.

Belki bu yüzden medeniyetleri yalnızca yaptıkları eserlerle değil, zamanla kurdukları ilişkiyle de değerlendirmek gerekir.

 

Çünkü bazı toplumlar zamanı tüketir; bazıları ise zamanı biriktirir.

Bazıları geçmişi yük, geleceği ise bir kaçış olarak görür.

Bazıları ise geçmişten aldığı emaneti geleceğe taşıyan sorumluluğunu hisseder.

İnsan da böyledir.

Sonlu olduğunu bilmeden hayatına anlam veremez. Nereye gittiğini düşünmeden nereden geldiğini anlayamaz. Geçmişini taşımadan kendisini tamamlayamaz.

Belki zamanın bize söylediği en ağır hakikat budur:

Geçmiş artık elimizde değildir; gelecek henüz elimizde değildir; fakat ikisi de bugün nasıl yaşayacağımızı belirler.

Ve kültür, tam da bu iki bilinmezliğin arasında kurduğumuz anlamdır.

Zaman geçmez yalnızca. Bazen insanın içinden geçer.

Ve geriye, yaşadığımız zamandan çok, o zamanın içinde nasıl bir insan olduğumuz kalır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...