Modern zamanlarda (!) evlilik

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Birkaç gün evvel, uzun zamandır yurt dışında yaşayan, 40’lı yaşlarında ama henüz evlenmemiş bir dostum ziyaretime geldi. Hâl hatır sorma faslının hemen ardından yönelttiği ilk soru sarsıcıydı: “Abi, sen hâlâ evli misin?” Şaşkın gözlerle yüzüne bakıp ne demek istediğini anlamaya çalışırken durumu şöyle açıkladı: “Buraya gelinceye kadar Türkiye’deki üç eski arkadaşımla görüştüm, üçü de boşanmış. Seni de merak ettim…” Tebessüm ederek, evli ve dört çocuk babası olduğumu paylaştım onunla. Bu kısa diyalog, aslında çağımızın en büyük sosyolojik kırılmalarından birinin somut bir vesikasıydı.

 

Yirmi birinci yüzyıl, toplumsal yapıların ve insani ilişkilerin en hızlı dönüştüğü, bağların en kolay koptuğu dönemlerden biri olarak tarihe geçiyor. Bu sekülerleşme ve dijitalleşme dalgasından en büyük payı alan kurum ise şüphesiz toplumun nüvesi, medeniyetimizin ise "en mukaddes yapısı" olarak kabul ettiği evlilik müessesesidir. Günümüzde baş gösteren boşanma oranlarındaki artış ve evlilik akdinden kaçınma eğilimi, sadece istatistiki bir veri değil; derin bir anlam krizinin tezahürüdür.

 

KARİYER ODAKLILIK BİREYSELLEŞME VE EVLİLİĞİN ERTELENMESİ

 

Modern insanın hayatındaki en büyük öncelik, "kendini gerçekleştirme" düşüncesi altında kariyer basamaklarını tırmanmak ve mutlak bir ekonomik bağımsızlık elde etmektir. Ancak modern paradigmada bu "özgürlüğün" ve "ekonomik yeterliliğin" sınırı bir türlü çizilememektedir.

 

Eğitim sürelerinin uzaması ve iş hayatındaki vahşi rekabet, evliliği bir 'hedef' olmaktan çıkarıp, tüm dünyevi planlar tamamlandıktan sonra dönüp bakılabilecek lüks bir 'seçeneğe' indirgemiştir. Bireyin özerklik ideali, kolektif aidiyetlerin ve aile bilincinin önüne geçmekte; bu da evlilik yaşını istikrarlı bir şekilde yukarı taşımaktadır.

 

Halbuki İslam inancı, evliliği hayatın ritmini yavaşlatan bir yük değil, aksine hayatı düzene koyan bir bereket vesilesi olarak görür. Nur Suresi 32. ayette yer alan, “Aranızdaki bekârları evlendirin… Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir” ilahi beyanı, rızık kaygısını evliliğin önüne koyan modern (!) anlayışa çok net bir itirazdır. Evlilik, kariyer bittikten sonra sığınılacak bir liman değil, hayat yolculuğuna inanmış iki yürekle beraber başlama iradesidir.

 

MAKRO POLİTİKALAR VE MİKRO GERÇEKLER

 

Evlilik oranlarındaki düşüş ve boşanmalardaki artış, sadece bireysel bir durum değil, devletlerin nüfus dengelerini ve geleceğini tehdit eden makro bir problemdir. Türkiye'de AK Parti hükümetleri, aile kurumunun korunmasını ve güçlendirilmesini her dönem öncelikli bir devlet politikası olarak benimsemiştir. Çeyiz hesaplarına yapılan devlet katkıları ve yeni evlenen çiftlere yönelik maddi destek paketleri, gençlerin omuzlarındaki iktisadi yükü hafifletmeye yönelik somut adımlardır.

 

Ancak psiko-sosyal açıdan bakıldığında bu teşvikler, ekonomik kaygılar nedeniyle evliliği erteleyen çiftler için önemli bir can suyu olmakla beraber, tek başına yeterli değildir. Çünkü günümüz gençliği için evlilik kararı, sadece maddi bir bütçe meselesi değil; çağın getirdiği "özgürlüğüm kısıtlanır mı?" korkusu ve derin bir sorumluluk muhasebesidir.

 

"BEN” ÇAĞINDA “BİZ” OLABİLMEK 

 

Toplumda boşanmaya yönelik sosyal algının kökten değişmesi, ilişkilerin tüketim nesnesine dönüştüğünün en bariz kanıtıdır. Geçmiş kuşaklarda mutsuz evlilikleri “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla, sabır ekseninde sürdürmek bir erdem sayılırken; günümüzde bencil bir psikolojik refah ve haz odaklı bireysel mutluluk ön plana çıkmıştır. Oysa mesele “ben” çağında “biz” olabilmektir.

 

Evlilikte çiftler artık en ufak bir "duygusal ihmal" veya beklenti uyuşmazlığında boşanma davası açmaya yönelmektedir. İlişkiler, birlikte olmak için vesile üretmek yerine, adeta ayrılmak için bahane arama zeminine kaymıştır. Psikolojik sınırlarını koruma iddiasındaki modern (!) birey, fedakârlık ve diğergamlık gibi kavramları unutmuş; en ufak bir krizde gemiyi terk etmeyi "meşru bir hak" olarak görmeye başlamıştır. Sosyolojik olarak boşanma artık bir ayıp değil, hayatın doğal bir evresi olarak kabul görmektedir.

 

Aile danışmanı Saliha Erdim hanımefendinin özel bir sohbetimizde anlattığı şu hadise, bakış açısının bir yuvayı nasıl ihya edebileceğine harika bir örnektir:

 

Bir hanım danışan, eşini şikâyet etmek üzere kendisine gelir. Saliha Hanım, seans boyunca eşinin olumsuz yönlerini anlatan hanımı sabırla dinler ve görüşmenin sonunda şöyle der: “Sizi anlıyorum. Ancak bir sonraki randevumuza gelirken, bu kez eşinizin iyi yönlerini, olumlu hasletlerini konuşalım isterim. Bu yönde bir hazırlık yaparsanız görüşmemiz daha verimli olur.”

1-2 hafta sonra gelen hanım, Saliha Hanım’a tebessümle bakarak: “Hocam, artık seans yapmamıza gerek kalmadı. Tavsiyenizi dikkate alıp o günden sonra eşimin iyi yanlarını görmeye çalışınca fark ettim ki, onun iyi yönleri çok daha fazlaymış. Evliliğimi şükürle devam ettirme kararı aldım, size çok teşekkür ederim” der.

 

BİTMEYEN İSTEKLER VE İHTİYAÇLARIN TASNİFİ 

 

Modern tüketim toplumu, insana sürekli "ihtiyacı olmayan şeyleri arzulama" hastalığını aşılamaktadır. Kanaat zenginliği, sabır ve şükür hazineleri unutturulduğu için, evlilikler bitmek bilmeyen eşya, konfor ve lüks yarışının kurbanı olmaktadır. Oysa hırsla beslenen evlilikler maddi olarak doysa da manevi olarak aç kalır. Yoklukla yerinmek yerine, var olanla mutlu olmayı becerebilmek (kanaat), yuvayı alelade bir ev olmaktan çıkarıp bir sekine (huzur) merkezine dönüştürür.

 

Evliliğin geciktirilmesi veya "çocuksuz yaşam” felsefesinin benimsenmesi, sadece demografik bir yaşlanma sinyali değildir. Bu durum, geleceğin insanını derin bir yalnızlığa mahkûm etmektedir. Yeni nesiller; amca, hala, teyze, dayı gibi geniş aile bağlarının sunduğu o muazzam sosyal destek ağından mahrum büyümektedir. Akrabalık bağlarını (sıla-i rahim) koparan modern insan, hayatta tek başına kaldığında sığınacağı bir şefkat adası bulamayacaktır.

 

NETİCE

 

Arkadaşımın sorduğu “Hâlâ evli misin?” sorusu, aslında hızla akan modern seküler zamanların anlık bir fotoğrafı ve acı bir tebessümüdür. Kariyer odaklı yaşam tarzı, ekonomik bağımsızlık illüzyonu ve bencil mutluluk arayışları aile kurumunu aşındırırken; devletlerin makro politikaları bu çözülmeye karşı bir set olmaya çalışmaktadır.

 

Ancak asıl kurtuluş, bireysel özgürlük sınırları ile ailevi ve dini değerler arasındaki o hassas dengeyi yeniden kurabilmektedir. Gelecekte toplumların başarısı, ne kadar çok binalar yükselttikleriyle değil; bedenen, ruhen ve manen ne kadar sağlıklı, yuva sıcaklığında büyümüş nesiller yetiştirebildikleriyle ölçülecektir.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...