Tanpınar’dan Bergson ve Schumpeter’e imtidat kavramı: Değişerek devam etmek

YAYINLAMA:

İçinde yaşadığımız çağ, bireysel hayattan mesleklere, siyasetten ekonomiye ve ahlaki değerlere kadar uzanan geniş bir alanda büyük bir belirsizlik ve dönüşüm yaratıyor. Böyle dönemlerde toplumlar iki zıt hataya düşebiliyor: Geçmişe kapanarak değişimi reddetmek veya yenilik adına geçmişle bütün bağlarını koparmak. Oysa sağlıklı toplumsal gelişme, ne mutlak süreklilikte ne de mutlak değişimdedir. Asıl mesele, tarihsel ve kültürel birikimi yeni şartlar altında yeniden yorumlayarak geleceğe taşıyabilmektir. Eski Türkçedeki “imtidat” kavramı tam da bunu anlatır: Değişim içinde süreklilik, süreklilik içinde değişim; başka bir ifadeyle, kimliğini kaybetmeden yenilenebilmek.

GİRİŞ: TANPINAR GİBİ “İKİ CİHAN ÂRESİNDE” YAŞAMAK

İçinde yaşadığımız çağın en belirgin özelliklerinden biri belirsizliktir. Bu belirsizlik yalnızca ekonomiyle, siyasetle ya da teknolojiyle sınırlı değildir. Bireylerin hayat planlarından mesleklerin geleceğine, kurumların işleyişinden toplumların ahlaki ve kültürel referanslarına kadar uzanan geniş bir alanda eski doğruların sarsıldığı, yeni doğruların ise henüz tam olarak yerleşmediği bir dönemdeyiz.

Ahmet Hamdi Tanpınar bazı yazılarında ve meşhur Huzur romanında esasen bu kavramı anlatmaya çalışır. Ona göre yaşadığı İmparatorluğun son ve Cumhuriyetin ilk yıllarında hem toplumumuzun hem de aydınlarımızın karşılaştığı durum “iki cihan âresinde” olmaktır. Eski daha tam olarak ortadan kalkmamıştır, kalkmamalıdır da… Ancak yeni de daha tam olarak kurulamamıştır, kendi köklerine dayanmayan bir yeni zaten yaşayamaz. Bu bağlamda Hocası Yahya Kemal’in şiir ve sanat anlayışını da “imtidat” kavramıyla açıklar: Eski şiirin yeni form ve yeni bir sesle devam etmesi… İnsan birey ve toplumlarına ait olan her şey için bu temel yargı geçerlidir diyebiliriz. Aslında bugün, tam da Tanpınar’ın zamanında olduğu gibi, hepimiz “iki cihan âresindeyiz.”

Böyle zamanlarda insanın ilk eğilimi belirsizlikten kaçmak olur. Toplumlar da benzer biçimde davranır. Kimi zaman geçmişe kapanarak güven ararlar, kimi zaman da yeniliği mutlak bir kurtuluş reçetesi gibi görürler. Oysa her iki tutum da aynı ölçüde tehlikelidir. Geçmişi dondurmak toplumu değişen şartlara karşı körleştirebilir; geçmişle bütün bağları koparmak ise toplumsal hafızayı ve kimliği aşındırabilir. Asıl mesele değişip değişmemek değildir. Asıl mesele, değişirken neyi koruyacağımızı, neyi terk edeceğimizi ve koruduğumuz unsurları yeni şartlar altında nasıl yeniden anlamlandıracağımızı bilmektir.

Eski Türkçede bu düşünceyi ifade eden çok güzel bir kelime vardır: İmtidat. Tanpınar bunu sanat anlayışı açısından kullanmıştır, ben ise toplumsal ve iktisadi yapı için kullanacağım. Kelime en genel anlamıyla uzama, devam etme, sürme anlamlarını taşır. Ancak burada onu daha geniş bir anlamda kullanabiliriz: değişim içinde süreklilik, süreklilik içinde değişim.

BERGSON: HAFIZA SÜRE VE DEVAMLILIK

Bu bakış açısı bizi Fransız filozof Henri Bergson’un zaman anlayışına götürür. Bergson için gerçek zaman, saatlerin ölçtüğü birbirinden kopuk anların toplamı değildir. Onun “durée”, yani süre kavramında geçmiş tamamen ortadan kalkmaz. Hafıza aracılığıyla bugünün içinde varlığını sürdürür; bugün de geçmişten taşıdığı birikimle geleceği yaratır.

İnsan hayatında bu açıkça görülür. Çocukluğumuz ortadan kaybolmuş değildir. Yaşadığımız tecrübeler, edindiğimiz alışkanlıklar, öğrendiğimiz bilgiler ve geçirdiğimiz dönüşümler bugünkü kişiliğimizin içinde yaşamaya devam eder. Aynı insanızdır ama aynı kişi değilizdir. Değişmişizdir; fakat bu değişim bütün geçmişimizi ortadan kaldırarak değil, onu içimizde taşıyarak gerçekleşmiştir. Toplumlar için de benzer bir durum geçerlidir.

Bir toplumun kültürü, kurumları, bilimsel birikimi, ahlak anlayışı ve tarihsel tecrübesi onun toplumsal hafızasını oluşturur. Toplum geleceğe doğru hareket ederken bu hafızayı tamamen geride bırakamaz. Çünkü toplumlar da insanlar gibi sıfırdan başlamazlar. Her kuşak kendisinden önceki kuşakların bıraktığı maddi ve manevi sermayeyi devralır.

GEÇMİŞİ KORUMAK GEÇMİŞİ DONDURMAK DEĞİLDİR

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Geçmişi korumak, geçmişi dondurmak değildir. Bir kurumun, geleneğin veya düşünce biçiminin yüzyıllarca yaşamış olması, aynı biçimde sonsuza kadar yaşayabileceği anlamına gelmez. Çünkü onu ortaya çıkaran şartlar değişir. Teknoloji değişir, üretim biçimleri değişir, nüfus yapısı değişir, toplumun ihtiyaçları değişir. Eğer kurumlar bu değişime cevap veremiyorsa, süreklilik giderek atalete dönüşür. Gelenek canlı bir hafıza olmaktan çıkar ve mekanik bir tekrar haline gelir. Böyle bir toplum görünüşte geçmişini koruyor olabilir; gerçekte ise geçmişinin yaratıcı gücünü kaybetmektedir.

Bunun tam karşısında başka bir tehlike vardır: Değişimi geçmişin tasfiyesi olarak görmek.

Modern toplumların önemli sorunlarından biri budur. Yenilik çoğu zaman “eski olan kötüdür, yeni olan iyidir” şeklinde basit bir ilerleme anlayışıyla özdeşleştirilir. Böyle bir yaklaşımda geçmiş yalnızca aşılması gereken bir yük haline gelir. Oysa hafızasını kaybeden bir toplum sadece nereden geldiğini değil, nereye gittiğini de bilemez. Çünkü geleceğe ilişkin tercihlerin kendisi de geçmişten devralınan değerler, kurumlar ve tecrübeler üzerinde yükselir. Ne için değiştiğimizi bilmiyorsak, değişimin kendisi amaç haline gelir. Bu durumda yenilik ilerleme olmaktan çıkıp yönsüz bir harekete dönüşebilir.

SCHUMPETER: YARATICI YIKIM VE YENİLENME

Tam bu noktada iktisat düşüncesinin büyük isimlerinden Joseph Schumpeter ile Bergson arasında ilginç bir zihinsel bağ kurulabilir. Schumpeter kapitalizmin temel dinamiğini “yaratıcı yıkım” kavramıyla açıklar. Kapitalist sistem sürekli yeni teknolojiler, yeni ürünler, yeni firmalar ve yeni üretim biçimleri yaratır. Bu süreç aynı zamanda eski teknolojilerin, firmaların ve üretim yöntemlerinin tasfiyesine yol açar.

Ancak yaratıcı yıkım bütünüyle yok oluş değildir. Kapitalizm eski firmaları ortadan kaldırırken girişimcilik kurumunu ortadan kaldırmaz. Eski teknolojiyi tasfiye ederken yenilik yapma kapasitesini sürdürür. Eski üretim yöntemlerini değiştirirken sermaye birikiminin ve piyasa ilişkilerinin temel mekanizmalarını yeniden üretir. Başka bir ifadeyle kapitalizm varlığını sürdürebilmek için sürekli olarak kendi biçimini değiştirmek zorundadır.

Bu yüzden Schumpeter’in kapitalizmi ile Bergson’un süre anlayışı arasında verimli bir benzerlik kurulabilir. Her ikisinde de yaşam, sabit kalmak anlamına gelmez. Yaşamak, değişerek devam etmektir.

İKİ TEHLİKE: DONMAK VE DAĞILMAK

Buradan daha genel bir toplumsal ilkeye ulaşabiliriz. Toplumların önünde iki büyük tehlike vardır:

Birincisi, sürekliliğin değişimi ortadan kaldırmasıdır. Böyle bir toplum giderek katılaşır, çevresindeki değişiklikleri algılayamaz ve geçmişin kurumlarını değişen şartlara uyarlayamaz. Sonunda sahip olduğu miras, onu geleceğe taşıyan bir güç olmaktan çıkar ve hareket kabiliyetini sınırlayan bir yüke dönüşür.

İkinci tehlike ise değişimin sürekliliği ortadan kaldırmasıdır. Bu durumda toplum tarihsel hafızasını, kurumlarını ve ortak referanslarını hızla kaybeder. Yenilik vardır ama yön yoktur. Hareket vardır ama kimlik giderek belirsizleşir.

İmtidat bu iki uç arasında kurulması gereken yaratıcı dengedir. İmtidat, geçmişi kutsallaştırmak değildir. Geçmişi geleceğin hammaddesi haline getirmektir.

Bir toplum geçmişinden aldığı kurumları, değerleri ve bilgiyi yeni şartlar altında yeniden tanımlar. Bazen biçimleri değişir ama işlevleri devam eder. Bazen eski kurumlar ortadan kalkar ama onların temsil ettiği temel değerler yeni kurumlar içinde yaşamaya devam eder.

BİREY İÇİN DE TOPLUM İÇİN DE AYNI İLKE

Bu ilke bireysel hayatlarımız için de geçerlidir. Bugün insanların büyük bölümü mesleklerinin, becerilerinin ve hatta yaşam biçimlerinin hızla değiştiğini görüyor. Yapay zekâ ve teknolojik dönüşüm birçok mesleğin içeriğini yeniden tanımlıyor. Böyle bir ortamda insanın yapabileceği en büyük hata ya hiçbir şeyin değişmeyeceğini varsaymak ya da geçmişte edindiği bütün bilgi ve tecrübeyi değersiz görmek olacaktır. Asıl mesele, sahip olduğumuz birikimi yeni şartlarda yeniden konumlandırabilmektir. Bir akademisyen, bir doktor, bir mühendis veya bir sanatçı yeni teknolojileri kullanmayı öğrenirken mesleğinin temel bilgi birikimini terk etmek zorunda değildir. Tam tersine, eski birikim yeni araçlarla birleştiğinde daha güçlü bir üretim kapasitesi ortaya çıkabilir.

Aynı şey kurumlar için de geçerlidir. Üniversiteler bilimsel geleneği korurken yeni bilgi üretim biçimlerini benimsemek zorundadır. Devletler tarihsel kurumsal birikimlerini muhafaza ederken değişen toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde yeniden örgütlenmelidir. Toplumların ahlaki değerleri de değişen hayat şartları karşısında kendilerini yeniden yorumlayabilmelidir.

Burada kritik mesele şudur: Neyi koruyacağız, neyi değiştireceğiz?

Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur. Zaten siyaset, kültür ve toplumsal tartışmalar büyük ölçüde bu sorunun etrafında şekillenir. Fakat belki üzerinde anlaşabileceğimiz genel ilke şudur: Bir toplumun yaşamasını sağlayan şey ne mutlak süreklilik ne de mutlak değişimdir.

YAŞAYAN SİSTEMLER KİMLİKLERİNİ DÖNÜŞEREK KORUR

Yaşayan sistemler kimliklerini ancak dönüşerek koruyabilirler. Doğadaki canlı organizmalar da böyledir. İnsan bedeni hayat boyunca sürekli değişir. Hücreler yenilenir, beden büyür, yaşlanır ve çevresine uyum sağlar. Fakat bütün bu değişimin içinde bir süreklilik duygusu vardır. İnsan değişir ama kendisi olmaya devam eder. Toplumlar da bir bakıma böyle yaşar.

Belki de bugünkü belirsizlik çağında en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, geleceği kesin olarak tahmin etmek değildir. Zaten böyle bir şey mümkün de değildir. Daha önemli olan, değişen şartlar altında kendimizi yeniden üretme kapasitemizi koruyabilmektir. Bunun yolu da geçmişimizi reddetmekten değil, onu yeniden okuyabilmekten geçer. Çünkü geçmiş geleceğin karşıtı değildir. Doğru yorumlandığında geleceğin en önemli kaynaklarından biridir.

İMTİDAT: GEÇMİŞ İLE GELECEK ARASINDA

İmtidat tam olarak budur: Geçmişi tekrar etmeden korumak; geleceğe teslim olmadan değişmek. Toplumları yaşatan da belki tam olarak bu yetenektir: Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek.

 

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...