Kapitalizm mi, zihniyet mi? Lotarya ekonomisinin toplumsal kökleri
Lotarya ekonomisini yalnızca bireysel irrasyonellik, açgözlülük veya finansal cehalet üzerinden açıklamak yetersizdir. Asıl soru, bu davranışları hangi toplumsal düzenin ürettiğidir. Kapitalizm doğası gereği spekülatif ve Ponzi karakterli bir sistem midir; yoksa üretken kapitalizm ile rantçı ve spekülatif kapitalizm arasında ayrım yapmak mı gerekir? Bu yazıda Marx ve Minsky’nin finansallaşma eleştirilerinden Weber’in kapitalist ahlakına, Ülgener’in iktisat zihniyetinden Acemoğlu’nun kurumlarına ve Mokyr’in kültür yaklaşımına uzanan bir hat üzerinden “lotarya toplumunun” anatomisini inceleyeceğim. Temel mesele, toplumların hangi kazanç biçimlerini meşru gördüğü ve hangi davranışları ödüllendirdiğidir.
GİRİŞ
Geçen yazıda, insanların neden bile bile aşırı risk alabildiğini tartışmıştım. Davranışsal iktisat bize aşırı güveni, sürü davranışını, FOMO’yu, düşük olasılıklı büyük kazançların olduğundan fazla önemsenmesini anlatıyor. Ancak bireyin davranışını açıklamak yetmez. Daha zor soru şudur: Bu bireyi hangi toplum üretmektedir?
Türkiye’de banker krizlerinden saadet zincirlerine, kripto para skandallarından son fon tartışmalarına kadar araçlar değişirken benzer insan tiplerinin yeniden ortaya çıkması, meselenin yalnız psikolojik değil toplumsal olduğunu düşündürüyor. Burada ister istemez kapitalizmin kendisine dönüyoruz.
MARX VE MINSKY: KAPİTALİZMİN İÇİNDEKİ SPEKÜLATİF EĞİLİM
Marx’ın kapitalizm eleştirisinin önemli unsurlarından biri, sermayenin kendi kendini büyüten bir değer biçimi olarak ortaya çıkmasıdır. Kapitalistin amacı yalnız üretmek değil, başlangıçtaki parasını daha büyük miktarda para olarak geri almaktır. Fakat Marx’ın özellikle finansal sistem üzerine düşüncelerinde daha ilginç bir kavram vardır: Hayali sermaye (fictitious capital).
Hayali sermaye, gelecekte elde edilmesi beklenen gelirlerin bugünden sermaye değeri kazanmasıdır. Hisse senetleri, tahviller ve benzeri finansal haklar, üretimde kullanılan gerçek sermayenin kendisi değildir; gelecekteki gelirden pay alma hakkını temsil ederler. Bu ayrım önemlidir. Çünkü finansal varlıkların piyasa değeri, onları destekleyen reel üretim kapasitesinden giderek uzaklaşabilir.
Shaikh ve Tonak’ın geliştirdiği üretken–üretken olmayan emek ayrımı da bu tartışmayı başka bir açıdan besler. Burada mesele basitçe “sanayi üretkendir, hizmetler değildir” şeklinde kurulamaz. Ancak kapitalist ekonomide toplam gelirin nihai kaynağının üretim sürecinde yaratılan yeni değer olduğu fikri korunur. Finans, ticaret ve dolaşım faaliyetleri ise büyük ölçüde yaratılmış değerin bölüşümü ve gerçekleşmesi sürecinde rol oynar.
Eğer finansal varlık değerleri reel üretim ve gelir yaratma kapasitesinden çok daha hızlı büyüyorsa, ekonomide servet iddiaları ile bu serveti doğrulayacak gerçek gelirler arasındaki mesafe açılıyor demektir.
Hilferding’in finans kapital analizinde erken biçimde gördüğü, daha sonra Minsky’nin finansal istikrarsızlık hipotezinde sistematik hale getirdiği mekanizma budur. Minsky’ye göre istikrar paradoksal biçimde istikrarsızlık üretir. Uzun süre kriz yaşanmadığında ekonomik aktörler daha fazla borçlanır, riskli finansman biçimleri yayılır ve sistem korunaklı finansmandan (hedge finance) spekülâtif finansmana (speculative finance), oradan da Ponzi finansmana (Ponzi finance) doğru ilerleyebilir.
Dolayısıyla kapitalizmin içinde gerçekten de spekülatif bir eğilim vardır. Ama buradan “kapitalizm zaten bir Ponzi şemasıdır” sonucuna varmak doğru değildir.
WEBER: KAPİTALİZM YALNIZ PARA KAZANMAK DEĞİLDİR
Max Weber’in büyük katkısı tam burada başlar. Weber açısından para kazanma arzusu kapitalizme özgü değildir. İnsanlar Antik Çağ’da da, Orta Çağ’da da zengin olmak istiyorlardı. Tefeci, korsan, tüccar, saray görevlisi veya savaş ağası da servet biriktirebilirdi. Ancak Weber’e göre modern kapitalizmi farklılaştıran şey rasyonel hesap, meslek disiplini, tasarruf, sözleşmeye bağlılık, yeniden yatırım ve uzun vadeli planlamadır. Bu açıdan bakıldığında lotarya ekonomisinin insanı Weberci kapitalistin tam karşı kutbuna yakındır.
Weberci kapitalist hesaplar, üretir, tasarruf eder, yeniden yatırım yapar ve bekler.
Lotarya ekonomisinin insanı ise fırsatı görür, erken girer, fiyat yükselirken kazanır ve başkasından önce çıkmaya çalışır.
Dolayısıyla lotarya ekonomisi kapitalizmin “fazlası” olmayabilir. Bazı açılardan kapitalizmin ihtiyaç duyduğu rasyonel disiplinin aşınmasıdır.
ÜLGENER: İKTİSAT AHLAKI VE İKTİSAT ZİHNİYETİ
Sabri Ülgener bu tartışmayı Türkiye açısından çok daha ilginç bir yere taşır. Ülgener’in önemli ayrımlarından biri iktisat ahlakı ile iktisat zihniyeti arasındadır. Toplumun resmî veya normatif değerleri başka, ekonomik hayatta gerçekten geçerli davranış kalıpları başka olabilir.
Normatif ahlak; “Hırsızlık kötüdür.”, “Emeksiz kazanç kötüdür.”, “Ticaret ve meşru kâr iyidir.” diyebilir. Fakat betimleyici ahlak, yani toplumun fiilî değer yargıları, bu kavramların sınırlarını farklı biçimde çizebilir.
Açlıktan ekmek çalan insan kolaylıkla “hırsız” olarak damgalanabilirken, manipülasyonla değeri yapay biçimde yükseltilmiş bir finansal varlıktan büyük servet kazanan kişi “iş bilen iş bitiren yatırımcı” olarak görülebilir. Elbette hukuken manipülasyon ticaret değildir. Buradaki mesele hukuk değil, toplumun meşruiyet algısıdır.
İşte iktisat zihniyeti tam bu noktada önem kazanır:
Bir toplumun gerçek ekonomik ahlakını yalnız ne söylediğine bakarak değil, neyi ödüllendirdiğine bakarak anlamak gerekir.
ACEMOĞLU: KURUMLAR HANGİ DAVRANIŞI ÖDÜLLENDİRİYOR?
Burada Daron Acemoğlu’nun kurumsal yaklaşımı devreye girer. Kurumlar yalnız ekonominin teknik kuralları değildir. Aynı zamanda hangi davranışların yüksek getiri sağlayacağını belirleyen teşvik sistemleridir.
Bir toplumda üretken yatırım, yenilik, eğitim ve sözleşmeye bağlılık yüksek getiri sağlıyorsa insanlar zamanla bu davranışlara yönelir. Ama servet; bağlantıdan, ayrıcalıktan, ranttan, düzenleyici boşluklardan veya spekülasyondan daha kolay kazanılıyorsa, toplumun davranış biçimleri de buna uyum sağlar. Bu durumda ahlaki sorun bir teşvik sorununa dönüşür.
İnsanlara “dürüst olun” demek yeterli değildir. Eğer sistem fırsatçılığı sürekli ödüllendiriyorsa, fırsatçılık önce ekonomik strateji, sonra sosyal beceri, sonunda da başarı ölçüsü haline gelir.
MOKYR: KÜLTÜR NASIL KENDİNİ YENİDEN ÜRETİYOR?
Joel Mokyr’in yaklaşımı bu mekanizmaya kültürel süreklilik ekler. Ekonomik gelişme yalnız kurumların değil, fikirlerin ve değerlerin de ürünüdür. Toplumlar bazı davranışlara prestij, bazılarına utanç yükler. Başarılı kabul edilen insanlar örnek alınır.
Dolayısıyla süreç şöyle işler:
kurumlar → ekonomik ödüller → başarı hikâyeleri → toplumsal prestij → taklit → yeni davranışlar.
Eğer toplum sürekli kısa yoldan zenginleşen insanları görünür ve başarılı kabul ediyorsa, zamanla “servetin kaynağı nedir?” sorusu önemini kaybedebilir. Kazancın nasıl elde edildiğinden çok, elde edilip edilmediği önem kazanmaya başlar.
ÜÇ KAPİTALİZM: ÜRETKEN RANTÇI VE LOTARYA
Bu noktada üç ideal tip ayırmak faydalı olabilir: Üretken kapitalizm, rantçı kapitalizm ve lotarya kapitalizmi… Üretken kapitalizmde servet yatırım, üretim, yenilik ve verimlilik üzerinden büyür. Rant kapitalizminde servet ayrıcalık, bağlantı, tekel veya siyasal erişim üzerinden büyür. Lotarya kapitalizminde ise temel beklenti, bir varlığı düşük fiyattan alıp yükselen fiyat üzerinden başkasına devretmektir. Elbette hiçbir gerçek ekonomi yalnızca bu üç tipten birine ait değildir.
Asıl mesele hangisinin toplumda başarı modeli haline geldiğidir.
Üretken girişimcinin değil, doğru zamanda doğru fırsatı yakalayan kişinin kahramanlaştığı bir toplumda ekonomik davranış da zamanla değişir.
NORMALLEŞMENİN ANATOMİSİ
Toplumsal yozlaşmanın belki de en tehlikeli aşaması normalleşmedir. Başlangıçta toplum şöyle der: “Bu yanlış.” Sonra “Böyle şeyler oluyor.”, diye mırıldanmaya ve bir süre sonra da “Bu işlerde dikkatli olmak lazım.”, diye söylenmeye başlar. Daha sonra algı değişmeye başlar ve “Erken girip zamanında çıkan kazanır.”, denir. En sonunda şu soru sorulmaya başlanır: “Ben neden girmedim?”
Son aşamada artık fırsatçılık ahlaki bir problem olmaktan çıkar, fırsatı kaçırmamanın meşru eylemi haline gelir.
Bu noktada normatif ahlak ile betimleyici ahlak arasındaki mesafe açılmıştır. Toplum hâlâ “haksız kazanç kötüdür” diyebilir. Ama gündelik ekonomik zihniyet “yakalanmadan kazanabiliyorsan fırsatı değerlendir” biçiminde işliyorsa gerçek davranışı ikinci ilke belirler.
KAPİTALİZM Mİ ZİHNİYET Mİ?
Sorunun cevabı sanırım şudur: “ikisi de, ama tek başına hiçbiri…”. Marx ve Minsky kapitalizmin finansallaşma, spekülasyon ve kırılganlık üretme potansiyelini gösterir. Weber kapitalizmin çalışabilmesi için hesaplılık, disiplin ve uzun vadeli davranış gerektirdiğini hatırlatır. Ülgener toplumun kazanç ve servet karşısındaki zihniyetini anlamamızı sağlar. Acemoğlu kurumların hangi davranışları ödüllendirdiğini gösterir. Mokyr ise bu davranışların nasıl kültüre dönüştüğünü ve kuşaktan kuşağa aktarılabildiğini açıklar. Dolayısıyla lotarya ekonomisi kapitalizmin kaçınılmaz kaderi değildir.
Ama kapitalizm üretimden çok rantı, sabırdan çok fırsatı, meslekten çok bağlantıyı ve uzun vadeli birikimden çok ani servet sıçramalarını ödüllendirmeye başladığında lotarya ekonomisine dönüşebilir.
Ve belki en önemli sonuç şudur: Bir toplum uzun süre hangi davranışları ödüllendirirse, zamanla o davranışlara uygun insan tipini üretir.