Kusura bakmayın kolaylığı
Büyük kelimelerin, "kurumsal" etiketlerin ve lüks reklam kampanyalarının arkasına sığınan bir samimiyetsizlik çağındayız. Adı global, gücü milyar dolarlarla ölçülen devler, sorumluluklarını yerine getirme zamanı geldiğinde iki kelimelik o cümlenin, "kusura bakmayın"ın ardına saklanmayı yeğliyor. Peki, gerçekten ne ara buraya geldik?
Bugün ticari ilişkilerde terazinin kefeleri hiç de eşit değil. Siz bir faturayı bir gün, hatta birkaç saat geciktirin; işte başlıyor. Derhal devreye giren gecikme faizleri, zamlı tarifeler ve "yasaldır" kılıfıyla kesilen cezalar... Sistem, bireyin en küçük hatasını affetmemek ve bunu anında paraya çevirmek üzere kusursuz bir makine gibi çalışıyor.
Ancak taahhüt zincirinin diğer ucuna geçtiğinizde manzara tamamen değişiyor. Hangi birine dokunsanız bin ah işitiyorsunuz. Evde veya işte sürekli kopan, hızı taahhüt edilenin yarısında bile kalmayan internetinizi mi söylersiniz? Her kesildiğinde çağrı merkezinin o labirent gibi robot seslerine takılıp kalmanız, dakikalarca bekledikten sonra aldığınız ezbere tavsiye: "Modeme reset atıp fişini çekip tekrar takar mısınız?" Sanki bütün işimiz gücümüz cihazı sıfırlamakmış gibi...
Ya da tatil planınızı yapmışsınız, biletinizi almışsınız, haftalarca öncesinden araç kiralamışsınız. Gideceğiniz yerdeki adımları o araca göre programlamışsınız. Ve ne oluyor? Ya yoldayken bir telefon ya da gişeye vardığınızda buz gibi bir gerçeklik: "Kusura bakmayın, araç yok."
Daha da acısı, bu skandalı size yaşatan devasa yapılara ulaşmak bile başlı başına bir çile. Karşınızda bir insan değil, adeta duvar buluyorsunuz. Sistem tek taraflı işliyor: Onların taahhüdü iptal olunca adı "tedarik zinciri sorunu" veya "altyapı aksaklığı" oluyor ve geçiştirip gidiyorlar. Sizin o gün ortada kalmanız, bozulan işleriniz, harcadığınız zaman, yaşadığınız stres ise kimsenin umurunda değil. Ne yazık ki mağduriyetinizin hiçbir "gecikme faizi" yok; çünkü emeğinizin, vaktinizin ve güveninizin bu sistemde bir karşılığı yok.
Bu sadece bir "araç kiralama" veya "internet arızası" meselesi değil. Bu, ticari ahlakın, sözün kıymetinin ve en önemlisi insana saygının erozyona uğrama hikâyesidir. Bir milletin, bir ülkenin kalitesi sadece binalarının yüksekliğiyle ya da ekonomisinin büyüklüğüyle ölçülmez; o ülkedeki sözleşmelerin, verilen sözlerin ve insan hayatına verilen değerin sağlamlığıyla ölçülür.
Eğer bir gün verdiğiniz sözün hiçbir yaptırımı yoksa, eğer güçlü olan dilediği gibi masadan kalkabiliyor ve zayıf olan köşede mağduriyetiyle baş başa kalıyorsa, orada "güven" dediğimiz en temel toplumsal bağ kopuyor demektir.
Söz neydi peki? Hani namustu, hani taahhüttü?
Kusura bakmayın ama, bu gidişat hiç de iyi bir yere gitmiyor.
Muhabbetle…