OPPO İKİNCİ LANSMANINDA MÜŞTERİ PROFİLİNİ VE KULLANDIĞI ÜNLÜYÜ DEĞİŞTİRDİ

Micheal KUYUCU 18 Tem 2020

Bu reklam ajanslarının çalışma mantığını hiç anlamıyorum.

Peki bu iyi olacak mı?

Bu reklam ajanslarının çalışma mantığını hiç anlamıyorum. Ellerindeki markaların reklam kampanyalarını yaparken hiç bilimsel düşünmuyorlar. İşin sosyolojik, psikolojik boyutunu ise hiç düşünmüyorlar. Bunu en son Çin menşeli OPPO adlı markada yapılan reklam kampanyasında gördüm.

İlk cep telefonunu 2008 yılında piyasaya süren OPPO markası Çin’in ve hatta dünyanın en fazla tanıtıma para harcayan markası. Tanıtıma çok büyük para harcıyor. Bu normalde Çinli markaların yapmadığı bir şey. Mesela Oppo ilk cep telefonunu piyasaya çıkarttığında ünlü Güney Koreli K-Pop starları kullandı. 2011 yılında Find adlı modelini Leonardo DeCaprio’yu kullanarak piyasaya tanıttı. 2013 yılında Find5  ve N1 modellerini dünyaya satmak için atak yaptı ve çok büyük bir tanıtım kampanyası yaptı. Yani firma tanıtıma deliler gibi para harcıyor. 

İlk lansmanda büyük başarısızlık

Türkiye pazarına giren firma ilk lansmanında global stratejisini Türkiye’de de uyguladı ve markanın tanıtım yüzü olarak Sıla’yı kullandı. Sıla reklam filmlerinde  markanın yüzü oldu. Ancak bu reklam stratejisi patladı. Sıla’ya yaklaşık 5 milyon veren marka, marka yüzünün hedef kitlesi ile o hedef kitlenin sosyo-ekonomik ve sosyo-politik statüsü arasındaki ince dengeyi düşünemedi. Bu reklam kampanyası başarısız oldu. Sıla son yıllarda siyasi bir figür olarak muhalif kimliği ile öne çıkan bir isimdi. Bu sıkıntıları yaşarken Oppo onun üzerinden mal satmaya kalktı. Sıla’nın müşterisi muhalif ve genelde cep telefonu olarak iPhone ve benzeri üst segmetteki telefon markalarını kullanan bir müşteri. Oppo bir anda muhaliflere yakınlaştı ama onların kullandığı cep telefonu olamadı.. Kutuplaşmanın etkisi ile zaten Sıla’yı sevmeyen öteki kesim daha ilk dakikada Oppo’dan nefret etti. Bu iki hata bu cep telefonu markasının ilk lansmanını başarısız hale getirdi. 

Oppo para saçmaya devam etti

Para Çin’den gelince, bir de Çin’in en en bonkör patronlarından gelince Oppo’ya bir şans daha verildi. Bu kez marka Reno3 adlı modelini Türkiye’de pazarlamak istedi. Yine aynı stratejiyi kullandı ve yine reklamlarında ünlü kullandı. Bu kez reklam ajansı strateji değiştirdi ve Sıla’dan vazgeçerek Acun’la anlaştı.

Yapılan reklamda “Hayat Benim Kolleksiyonum” adlı bir slogan geliştiren Oppo , bu kez reklamda Acun’u kullandı. Acun Oppo kullanarak kızlarıyla fotoğraf çekti. Yani Acun’un daha çok ailevi kimliğini öne getirmeye ve bunu kullanmaya karar verdi. Acun kızları Melisa ve Yasemin ile kamera karşısına çekti. Bu reklam filmi için kampanyayı yapanlar “Yeni kampanya, modern insanların birer “dijital koleksiyoner” olma fikrine dayanıyor. İnsanlar çektikleri fotoğraflarla, kaydettikleri videolarla sadece anı biriktirmiyorlar, aynı zamanda kendi koleksiyonlarını oluşturuyorlar” açıklamasını yaptı.

Çok şaşırdım ve ‘sanırım yine Oppo başarısız olacak’ dedim. Sıla’dan sonra yani merkez soldan bir starı bırakıp merkez sağdan bir starla anlaştılar. Bu merkez sağ gibi gözüken starın minik bir sempatik çapkın yönü de var. Onu aile reisi yönü ile gösterdiler. 

Merkez soldan merkez sağa yöneldi

Bir reklamda markada ünlü kullanımı çok zor iştir. Çok dikkatli düşünmek lazım. Sıla’yı seçen marka Sıla’nın karşı politik görüşünde olanlarca kabul edilmedi Sıla’nın müşterisi ise zaten kullandığı telefondan memnundu. İş olmadı. Bu kez iktidara yakınlaştı ve Acun’u seçti. Oppo bu kez sosyo-politik anlamda önceki stratejisinin tam tersini uyguladı. 

Kameramı satıyor telefon mu?

Merkez sağda olanlar biraz daha farklıdır, onlar farklı telefon markalarını kullanabiliyor. Oppo için bir fırsat ama marka bu kez de “modern insan” olarak tanımlayarak hedef kitlesini çok daralttı. Modern insanların kullandığı cep telefonu markaları belli, sen hemen o segmente giremezsin Oppo. Bir de marka ısrarla kamerasını pazarama derdinde. 4 kameralı 48MP’lik cep telefonu diyor. Sen telefon mu satıyorsun kamera mı? Buna ek olarak bir de “kolleksiyon”muhabbeti yaptılar. Yani “kolleksiyonlerler dijital kolleksiyonlarını yaratacak”mış. Allah aşkına bugün kolleksiyon mu kaldı. Tüketim devrindeyiz, insanlar video veya fotoyu o an gaza gelip çekiyor sonra da bir kaç gün içinde siliyor. Bu trendleri takip etmiyor musunuz, insanların cep telefonu kullanma alışkanlıklarını bilmeden reklam kampanyası mı yapıyorsunuz? Ayrıca insanların marka bağımlılığını yenmek zor iştir, hem de çok zor iş. iPhone kullanıcısını hemen kazanamazsın. Onları markaya karşı tutkusu var. Samsung’tan bile zor müşteri kaparsın. Ancak Huawei’den müşteri kaparsın. O da ne olur? Çin markası bir başka Çin markasından müşteri kapmış olur, yani bir cepten çıkar öbür cebe girer.

Bakın şuraya yazıyorun, bu reklam kampanyası da yürümeyecek. Yani Oppo ikinci lansman golünü de yiyecek ve bu hatalı reklam stratejileri ile ikinci sınıf bir cep telefonu markası olarak kalacak. 

Çakal patronlara kötü çalışanlara iyi haber

Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerince TBMM’ye sunulan 10 maddelik kanun teklifinin kabul görmesi halinde işten çıkarma yasağı Haziran 2021’e kadar uzatılabilecek. 17 Nisan’da başlayan üç aylık işten çıkarma yasağı, 17 Ağustos’a kadar uzatılmıştı. Teklif uyarınca, işten çıkarma yasağı her defasında en fazla üçer aylık sürelerle 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzatılabilecek. Konuyla ilgili bilgi veren İstanbul Kültür Üniversitesi İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Anabilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Ender Demir, teklifin yasalaşması halinde Cumhurbaşkanı’nın işten çıkarma yasağını, işverenin ücretsiz izin verme yetkisini ve nakdi ücret desteğinden yararlanma süresini 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzatabileceğini belirtti. Dr. Öğr. Üyesi Demir, kanun teklifinde ayrıca normal çalışma sistemine dönen işverenlere prim teşviki sağlanması ve 50’den az çalışanı bulunan az tehlikeli işyerlerinin, 1 Temmuz’da yürürlüğe giren iş sağlığı ve güvenliği personeli çalıştırma yükümlülüğünün de 31 Aralık 2023 tarihine kadar ertelenmesi konularının da yer aldığını ifade etti.  

Rantçılara fırsat verilmemeli

Bu konuyu herhalde en çok araştıran ve gündeme getirmeye çalışan yazar ve akademisyenlerden biri de benim. Daha dün bu konu ile ilgili bir yazı yazdım. Çevremdeki çok insan bu konuyu merakla takip ediyor. Ben de takip ediyorum, çünkü biliyorum ki benimde yönetici olarak çalıştığım şirket dahil tüm şirketler pan demiyi bahane edip insanların işlerine son vermek icin can atıyor. Böyle bir durumda ben insanların işsiz kalmasına çok üzülüyorum, çünkü pandemiyi bahane edip o kadar çok rant sağlayan sermaye sahibi rantçı çıktı ki ortaya bu yıl. Hepsinden nefret ettim. Bu konuyu araştıran İstanbul Kültür Üniversitesini de tebrik ediyorum.

Bu kanun teklifi kesinlikle kabul edilmeli

Kanun teklifine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın işten çıkarmayı her defasında en fazla 3 ay olmak üzere 30 Haziran 2021 tarihine kadar yasaklayabileceğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Demir, “İşten çıkarma yasağıyla birlikte ücretsiz izin ve nakdi ücret desteğinin süresi de aynı şekilde Cumhurbaşkanı tarafından 30 Haziran 2021 tarihine kadar ertelenebilir. Tekliften de anlaşılacağı üzere, fesih yasağı ve ücretsiz izin uygulaması bakımından sürenin belirlenmesi hususunda yetki 30 Haziran 2021 tarihine kadar Cumhurbaşkanı’na veriliyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin ekonomik durumu, istihdamının korunması, KOVİD 19’un etki ve sonuçları gibi hususları dikkate alarak fesih yasağını ve ücretsiz izin uygulamasını her defasında 3 ayı geçmemek üzere 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzatabilecek. Kanun teklifinde olası bazı tereddütleri gidermek amacıyla işyerinin herhangi bir sebeple kapanması, belirli süreli iş sözleşmelerinde sürenin sona ermesi veya hizmet alımları ile yapım işlerinde işin sona ermesi hallerinde fesih yasağının uygulanmayacağı hüküm altına alınmış.” diye konuştu. 

Şimdi meclistekilerin kavgayı bırakıp bu ülkede yaşayan tüm işçiler ve emekçiler için bir araya gelip bu teklifi meclisten geçirmesi lazım. Bu kanun teklifine “hayır” diyen bir kişi bile olsa ben onun vicdanını sorgularım. Hatta buna karşı çıkan parti varsa o partinin vatanperverliğini bile sorgularım. 

Plaklardan dijital müziğe her şey değişim içinde

ABD’de plak (vinyl) satışlarında ki artış devam ediyor. Nielsen verielerine göre 2019 yılında bir önceki yıla göre yüzde 14 oranında daha fazla plak satışı olmuş. Nerdeyse yüz yıllık bir teknoloji olan plakların dünyadaki şahlanışı Türkiye’de de yaşanıyor. Tam bitti derken, yeniden küllerinden doğan plak satışları ABD’de 18.8 milyon adedi bulmuş ki bu çok iyi rakam.

Plak satışının yükselişi devam ederken, CD’lerin dramatik düşüşü tüm hızıyla devam ediyor. ABD’de 2000 yılında tüm zamanların en çok plak satışı yapılmıştı. 1983 yılında satışa giren CD albümlerin satış grafiği dijital müziğin CD’leri nasıl bitirdiğini gösteriyor.

Müzikte de kullan at devri başladı

İnsanlar CD’leri bırakıp nereye gidiyor? Dijital müzik platformlarına gidiyor. Mesela Amerika’da  2000-2010 yıllarında düşüşe geçtiği halde CD’lerden elde edilen ciro 14 milyar dolardı. Dijital müzik cirosu ise 4 milyar dolardı. Bu zamanla daha da arttı ve müzik endüstrisi artık CD satışlarından para kazanmak yerine “stream” denen çevrim içi müzik dinleme servislerinden para kazanmaya başladı. IFPI’ye göre 2020 yılının başı itibariyle dünyada 341 milyon kişi dijital müzik servislerine paralı abone oldu. Bu ciddi bir rakkam ama dünya nufüsüne göe az. İnsanlar önce CD almayı bıraktı, dijital müzik servislerinden MP3 satın almaya başladı. Son beş altı yıldır ise dijital müzik servislerindne mp3 satın almaktan da vazgeçti ve stream yani dinleme hakkı satın almaya başladı. Yani insanları artık müziği mp3 olarak bile satın almıyor. Stream yapan servislerden dinliyor ve atıyor. Bu da tüketim toplumu olan dünya insanın “kullan- at” tarzı hayatına nasıl adapte olduğunun en ciddi göstergesi.

Grafikte stream müziğin yani az önce kullan -  at tarzı dediğim müziğin nasılda yaygınlaştığını görebilirsiniz. 2019 yılı sonu itibariyle 20,2 milyar dolarlık bir pazar yaratan stream müzik grafkte ki yükselişini de görmek mümkün.

Apple music mi? Spotify mı?

Ve son olarak dijital müzik piyasasının iki devinin kapışmasından bahsetmek istiyorum. AppleMusic 2015 yılında faaliyetlerine başladığında herkes “acaba Apple Music Spotify’ı yakalayabilecek mi?” diye sordu.

Spotify dünyada dijital müzik piyasasında uzun zamandır birinci sırada. 2020 yılını Mart ayına geldiğimizde Apple Music ile Spotify arasındaki fark azalmaya devam etmiş. Spotiy hala  130 milyon aboneyle birinci sırada, ama Apple Music onun peşini bırakmyor. Apple Musicin 2020 martında 72 milyon paralı , yani para ödeyen abonesi var. Aradaki fark yavaş yavaş kapanıyor. 

Kovid-19 dijital müziğe yöneltti

Kovid-19 belası insanların dijital müzik servislerine daha da fazla yakınlaşmasına neden oldu. Yani insanlar daha da fazla stream müzik dinlediler. Counterpoint Research’ün son araştırmasına göre, global bazda çevrimiçi müzik streaming abonelikleri 2020 yılının ilk çeyreğinde yıllık yüzde 35 artışla 394 milyon aboneye ulaştı. 2020 yılının başında  341 milyon kişi iken Kovid’in patladığı dönemde bu 304 milyon kişiye çıktı.

Müyap’ın yayın organı MüzikAnaliz’e göre bu artış, insanların Kovid-19 salgını nedeniyle evde kalmalarının bir sonucu olarak görülüyor. Gelişmekte olan pazarlarda ücretsiz denemeler ve aboneliklerde yapılan fiyat indirimleri gibi promosyon hizmetlerin büyümeye katkısı oldu. Öte yandan müzik streaming platformlarındaki podcast kullanımındaki artış da Kovid-19’un etkisi olarak görülüyor. Araştırmaya göre Spotify, gelir açısından yüzde 30 ve ücretli abonelikler açısından Yüzde 33’lük pazar payı ile 2020 yılının ilk çeyreğinde lider konumda. Spotify’ı yüzde 25 gelir payı ve yüzde 21 abonelik payı ile Apple Music takip ediyor. Amazon Music abonelikleri ise yıllık Yüzde 104 artışla üçüncü sırada

Ahmet Özal NR1 Türk’te programa başladı

Türkiye’nin ilk özel televizyon kanalı sahiplerinden biri o. Cem Uzan ile beraber Magic Box adlı kanalı, yani bugünkü Star TV’ye kurdu. Sonra Kanal 6 adlı TV kanalıyla yoluna devam etti. Ahmet Özal’dan bahsediyorum. Geçen gün çok ilginç bir şey duydum ve çok şaşırdım. Meğer Ahmet Özal’ın medya aşkı sadece patronluktan ibaret değilmiş. Yayıncı olarakda medyayı çok seviyormuş. 

Ahmet Özal, Türkiye’nin en köklü radyo ve televizyon medya gruplarından biri olan NR1 Medya Grubuna bağlı yayın yapan Number One Türk Fm’de yayınlara başladı. Özal, bu radyo kanalında şiir programları yapıyor. Programın adı “Ahmet Özal’la Şiir Dünyası”. Salı – Perşembe ve Pazar akşamları 22:00’de kendi seçtiği şiirleri yorumlayacak ve herkese romantik dakikalar yaşatacak.

Üç tip yeni üniversite modeli işe yarayacak mı?

YÖK üniversitelerin gelişmesi için projeler üretiyor. Ama nedense hiçbir şey olmuyor. Bu konuda ben çok dertliyim. Üniversiteler özellikle vakıf üniversiteleri yokuş aşağıya doğru gidiyor. Bu konuda benim kadar dertli bir ustaya İTÜ T.M.D. Konservatuarı Dr. Öğretim Üyesi Göktan Ay hocamıza sordum: “YÖK’ün açıkladığı üç tip “yeni üniversite” modeli yararlı olur mu?” Bu modelde ne var? Bu modelin eksikleri nedir? dedim. Göktan Ay üniversiteler için belirlenen vizyonu ve bu vizyonunun uygulanabilir olup olmadığını çok net sözlerle anlattı.

Ben “butik üniversite”yi uzun zamandır savunuyorum. Her üniversitenin bulunduğu yörenin özelliklerine göre yapılanmasını, fakülte kurulmasını diliyorum. Ama, olmuyor. Kanun çıktı, ama, hala Vakıf Üniversiteleri ile Devlet Üniversiteleri akademisyenleri maaşlarının eşitlenmesi gerçekleşmedi.

Üç tip üniversite geliyor

Vakıf Üniversiteleri ile Devlet Üniversiteleri akademisyenleri ders ücretleri arasındaki, uçurum devam ediyor. Vakıf Üniversitelerinde siyasallaşma tüm hızıyla devam ediyor. Bazı köşe yazarları “koordinatör” denerek, maaşa bağlanıyor. Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu’nun Cumhurbaşkanı’na sunduğu Yükseköğretim Reformu Politika Belgesi’nde üç tip üniversite modeline yer verilmiş: ‘Tematik’, ‘Sınırlı alanda uzmanlaşmış’ ve ‘Çok yönlü üniversite’. Üniversiteler bu biçimde yeniden yapılandırılacakmış. Şaşalı  hedefler bütün üniversitelerin misyon-vizyonunda var. Hepsi kendilerinin; en önde, öncü,kabul edilen,uluslararası vizyonu  olduğunu yazıyor. Ama, ilk 100’de üniversitemiz yok.”  diyen Göktan Ay buna çözüm olarak bu altı seçeneğin uygulanmasını öneriyor:

a)​Yazılanların, uygulamaya aktarılması, 

b)​Akademisyenlerin sorunlarının çözülmesi, 

c)​Prof. saltanatının ve tahakkümünün sonlanması,

d)​2007-2015 arası soruları çalarak unvan alan  hırsız akademisyenlerin temizlenmesi, 

e)​Dr.Öğr.Üy. ve Doç.lerin özlük haklarının iyileştirilmesi sağlanmadan, 

f) ​ÜAK ve YÖK’te her akademik unvanın temsil edilmeden, gelişme sağlanması mümkün değildir.